Showing posts with label sevgi. Show all posts
Showing posts with label sevgi. Show all posts

Wednesday, 5 October 2016

Bir kadın veya erkek eşini neden aldatır?





Bir kadın veya erkek eşini neden aldatır?

Eşinin ne kadar iyi, sevgi dolu, hassas olduğunun bir önemi yoktur.

Birey sıkılmıştır. Farklı bir heyecan aramaktadır veya anlık olarak şartlar aldatma eylemi için çok uygundur. Ve aldatır. Önünü, sonunu düşünmez. Herhangi bir rahatsızlık hissetmez.

Sorulduğunda ya fırsatın ayağına geldiğini söyler ya da o an öyle gerekmiştir; öyle istemiştir. Aldatan kişiye göre durumun abartılmasına hiç gerek yoktur. Basit, sıradan, günlük bir eylemmiş gibi bir ifade ile anlatır. İlginçtir ki yediği yemek, renkler veya ortamın detayları üzerinde daha çok durur; bu detaylarla daha çok ilgilenmiş gibidir. Eyleminin başarısı önemlidir. Kişiyi ve durumu ayarlamış ve başarıyla aldatma eylemini gerçekleştirdiğini anlattığına şahit oluruz. Üzüntü, pişmanlık gibi duyguların olmadığını fark etmemiz kolaydır.

Ahlaki değerleri, dolayısıyla sadakati kavrayamama psikopat özelliklerindendir. Bir psikopatın vicdan azabı çekmesini, aldatma eyleminin eşini derinden üzeceğini yani eşinde hayal kırıklığı ve yıkılmış duygular bırakacağını hissetmesini, eşiyle empati kurmasını bekleyemeyiz. Bir psikopat yalnızca canı öyle istediği için hareket eder. Bir adım sonrasının yaratacağı sonuçları düşünmesi mümkün değildir. Umursamaz bir duygu durum veya tavır sergiler.

Aldatma eylemlerinin içinde mutlaka ya narsist ya da psikopat bir kişilik tespit ederiz. Eğitilmeleri, düzelmeleri veya iflah olmaları mümkün değildir. Yaşamları boyunca aynı eylemleri tekrar ederler.   Çünkü hiçbir tedaviye yanıt vermezler. Bunun nedeni ise kendilerinde bir hata görmedikleri gibi  tedaviyi gereksiz bulmalarındandır. Tedavi sürdürülemez.

Kültürel sosyolojinin bireyin davranışlarında elbette önemli bir rolü vardır. Ayrıca Bipolar bozulukta görülen mani dönemlerindeki cinsel dürtülerdeki artış ile karıştırılmamalıdır. Cinsel dürtülerdeki artışın aldatma ile süreceğini gösteren bir delil yoktur. Sonuçta iki ucu açık tartışmalı bir konu olduğunu belirtmekte yarar var. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, aldatma sonrasında bireyin duygu durum halidir. Utanç, vicdan azabı, pişmanlık gibi belirtilerin olmaması, ahlaki değerlerin ve bağlılık sorumluluğunun birey tarafından hissedilmediği anlamı taşır.

Eğer aldatılmışsanız ve eşinizde herhangi bir suçluluk, üzüntü, pişmanlık duygusu sezinleyemiyorsanız; durum yukarıda açıklanan gibidir. Kurtulmanızı ve kendinize yeni bir hayat çizmenizi öneririm.


Tuesday, 21 June 2016

Sevgi açlığı


Bugün nispeten herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir konudan bahsedeceğim. Çünkü her insan yaşamının bir bölümünde sevgiye açlık hissetmiştir. Bilgiyle donandıkça aklınızın sis tabakasıyla örtülü gerçekleri ve hatta geleceği nasıl görebildiğine şaşırırsınız. Oysa bazen çok basit konuları bile görüp, anlamakta zorlanırız. Sevgi açlığını tanımlamak istediğinizde, hissedip biliyormuş gibi zannetmenize rağmen bir türlü tanımlayamazsınız. Açıklamaya çalışayım.

Örneğin birini sevdiniz fakat elinizde olmayan hatalar ya da inadınız veya bilerek yaptığınız kötü davranışınız yüzünden o kişiyi kaybettiğinizde ya da hayatın sonlu olması nedeniyle yitirdiğinizde; o kişiye karşı duygularınız bitmez. Kimi zaman yıllar boyunca kimi zaman ise ömrünüz boyunca o kişiyi özlersiniz. Farkında olmadan o kişiye benzer birini bulmaya çalışırsınız ama bulamazsınız. Benzediğini düşündüğünüz kişilerin bir yanının eksik olduğunu hissettikçe içinizdeki açlık bitemez. Bakışları, ses tonu, kokusu, öpüşü belki de elinizi tutuşundaki farklılık, daha önemlisi karakteri o kişinin yerini alabilmesini olanaksız kılar. Yine farkında olmadan o sevip yitirdiğiniz kişiyle yaşadıklarınızı tekrar etme eğilimi gösterirsiniz. Evinizi, evinizdeki detayları, belki koltuğunuzu ya da yatağınızı benzetmeye çalışırsınız. Onunla birlikte uyuduğunuz tarafta uyumaya çalışırsınız. Daha önce birlikte yemek yediğiniz, gezdiğiniz yerlerde gezersiniz. Fakat bunların hiç biri o kişiyi size geri getirmeyeceği gibi içinizdeki açlık duygusunu bastıramaz.

Sanırım hissettiniz.. Bu kez nörolojik ve psikolojik teknik detaylarına girmeyeceğim. Fakat bilmelisiniz ki, bu tür bir açlığı doyurmanın yolu yoktur. Elinizde iki olasılık vardır. Birinci olasılık; bunları yaşayacağınızı önceden bilirseniz; sevdiğiniz ve yeri doldurulamayacak kişiyi yitirmemek için elinizden geleni yaparak harika bir ilişki kurabilirsiniz. İyi bir ilişkinin temelini sevgi kadar emek oluşturur. İkinci olasılığınız ise; profesyonel psikolog/psikiyatr desteği almaktır. Aksi halde birçok birey kendi kendilerine bu duygu durumdan çıkış yolu bulamazlar. Arkadaşlarının, ailelerinin desteği ile kısa süreli çıkışlar elde etseler bile; bir süre sonra ya da yalnız kaldıklarında aynı açlığın ve depresyonun geri geldiğine şahit olurlar. Toplumda yanlış bilinen bir şey vardır. Genelde çivi çiviyi söker mantığıyla ayrılık sonrası yeni bir aşkın peşinde koşulur. Oysa bu durum yeni başarısızlığın yaşanmasına ve sorunun derinleşmesine neden olur. Yeri doldurulamayacak kişinin yeri dolmaz. Sonuç olarak kendi başlarına baş etmeleri çok olası değildir.

Aşağıdaki fotoğrafı koymamım nedeni ise; bilinçli bir bireyin sevdiğinin değerini bilerek ve emekle ile ulaşabileceği tatlı yaşamı ifade etmesi içindir.

Sevgiyle kalın.



Saturday, 11 June 2016

Sevecekseniz


Sevecekseniz öyle birini sevin ki, ne sevginizi, ne aklınız, ne de kısacık yaşamdaki yıllarınızı boş yere işgal etmesin.
Birlikte yaşlanacaksanız; öyle birini seçin ki kirli olduğunuzda teninizin kokusundan rahatsızlık duymayacak; çok soğuk bir gecede aynı yorgan altında önce sizi ısıtmak isteyecek biri olsun.
Hayatta işler yolunda gitmediğinde; gün gelip de ekmek bile almakta zorlandığınızda; kol kanat gerebilecek yüreği olsun.
Sevecekseniz öyle birini sevin ki; ruhu ve bedeni edep örtüsüyle örtülü olsun;
sizden sıkılıp başka bedenlerin peşine düşmesin.
Bağlanacaksanız öyle birine bağlanın ki; saygıyı sevgisiyle yoğurabilmiş olsun.
Umutlarınızı bağlayacaksınız öyle birine bağlayın ki; sizi yüreğinin de, hayatının da merkezinde tutabilecek biri olsun; birkaç yıl sonra çekip gidecekse; ya da kolundan tutup kapı önüne koymak zorunda kalacağınız birisi ise; ne hayatınızda ne de yüreğinizde boş yere işgalci olmasın.

Sevecekseniz öyle birini sevin ki; üzerinize kurşunlar yağdırılsa bile; bedenini siper edebilsin;
tetikçinin üzerine atlayıp yaşamını size adayabilsin.
Aklınız, yüreğiniz ve zamanınız çok değerli;
Öyle biri değilse; değmeyecek kişiye boşa zaman harcamak yerine, kendinizi yaşama adayın ki son nefesinizi verirken hayatımı boşa geçirmedim diyebilesiniz. İnanın ki o son cümle huzurun ta kendisidir.

Sunday, 5 June 2016

Şans kapıyı bir kez çalar


Şans kapıyı bir kez çalar derler. Aslında bu oldukça doğru bir ifadedir. Çünkü insanın yaşamı boyunca şans diye tarif ettiğimiz mükemmel bir şey yaşamınız boyunca bir kez başınıza gelir. Bunun dışında yaşam, inişleri ve çıkışları ile bir mücadeleler bütünüdür.

Şans tüm yaşamınız boyunca umut edip, beklediğiniz zamanda karşınıza çıkmaz. Bu daha çok Murphy kanunu gibidir. Aksine, tam beklemekten, umut etmekten vazgeçtiniz anda karşınıza çıkagelir. Eğer duanız, umut ettiğiniz, beklediğiniz ya da aramış olduğunuz şey/kişi karşınıza çıktığında; işleri ağırdan alırsanız ya da bazı şeyleri yoluna koymak gibi bir çabaya girişirseniz; ne yazık ki şans ikinci kez kapınızı çalmaz. Hiç beklemediğiniz anda geldiği gibi hiç ummadığınız şekilde uçup gider. Çoğu insanın ölürken ya da yaşlandığında pişmanlık duyarak anlattıkları öyküler bunun üzerinedir. Ellerinde imkan olmuştur. Ama onlar o imkanı kullanmak ve değerini bilmek yerine ya farklı yönlere gitmeyi seçmişlerdir ya da hayatlarındaki bazı düzenlemeleri yapmak gibi bir saçmalığa girişmişler ve ellerindeki şansı yitirmişlerdir. Geri kalan yaşamları boyunca tekrar bu şansın karşılarına çıkmasını ya da tekrarlanmasını umut etmiş olmalarına karşın ne yazık ki bu bir daha hiç olmamıştır. Gerisi alaca karanlık kuşağının griliğidir!

Siz siz olun eğer umut ettiğiniz, beklediğiniz ya da dua ettiğiniz şey gün olur da hiç beklemediğiniz; sizce şartların hiç uygun olmadığı bir anda kapınızı çalarsa mutlaka ona dört elle sarılın ve bir daha asla bırakmayın. Yoksa bir daha şans kapınızı çalmayacaktır. Ha, eğer o şansın kıymetini bilip elinizde tutmayı başaramadıysanız ya da aptallık edip düzenlemelere kalkıştıysanız ki mutlaka elinize yüzünüze bulaştırmışsınızdır ve kapınız ikinci kez çalınıyorsa; kesin Azraildir; ölü taklidi yapın.

Sevgiyle ve şansla kalın.

Tuesday, 26 April 2016

Ne zaman özleriz?


Ne zaman özleriz? Bazen uzun zaman görmediğimiz birini özlediğimizi hissederiz. Neden?

Çok hareketli bir yaşam içinde, çalışıyor, akşamları arkadaşlarınızla eğlenceli zaman geçiriyorsanız, geziyor, eğleniyorsanız; bu durumdan memnun ve mutlu olduğunuzu hissediyorsanız, uzun zamandır görmediğiniz kişiyi anımsamazsınız. Arada kısa durgun zamanlarda aklınıza gelse dahi tam bir özlem hissetmezsiniz.

Fakat bu hareketli ve neşeli yaşamınız bir nedenle kesintiye uğrayacak olursa ya da hareketli yaşamınız sizi eskisi kadar mutlu etmiyor ve neşelendirmiyorsa; işte bu durumda zihin refleks olarak daha mutlu hissettiği anları, dolayısıyla anıları arama eğilimi gösterir. Şimdiki zamanla geçmiş anılarını karşılaştırır. Serotonin seviyesini koruma eğilimi olarak tarif edebiliriz. Bu noktada zihin aradığı anılar içinde mutlu olduğu zamanları tespit eder. Böylece o anlara bağlı anıları çağırma yani anımsama eğilimi gösterir. İlgili anılardaki kişiler hafızamızda belirir. (Beyin dinamik bir yapıdadır; bu nedenle anımsama oldukça karmaşık bir işlemler bütünüdür. Beynin çok farklı noktalarına kayıt edilmiş verilerin çağrılması ve bir bütün hale getirilmesi aslında başlı başına ayrı bir konudur.) Onlarla veya o kişiyle mutlu hissettiğimiz anılar canlanmaya başlar. İşte bu nokta özleme duygusunu hissetmemize neden olur. (Serotonin seviyesinin tetiklemesiyle amigdala üzerinde özlem duygusu olarak hissettiğimiz nörorolojik kimyasal işlemler bütünüdür.) Yeniden o kişiyle birlikte geçirilecek zamanın yine sizi eskisi gibi mutlu edeceğini varsayarsınız. 

Özleme duygusunun sizi, o kişiye ulaşma ve aramaya yönlendirdiğini fark edersiniz. Teknik detaylara girilmeden özetlendiğinde görüldüğü gibi çok karmaşık değildir. Serotonin seviyesini koruma eğiliminin, durağan zamanlardaki yan etkisidir. Yaşlı bireylerin gençlik zamanlarını özlemeleri, anılar içinde sürekli gezinti halinde olmaları da bu yüzdendir.

Eğer mutlu ve iyi bir çocukluk dönemi geçirmişseniz ancak şimdiki yaşantınızdan memnun değilseniz, çocukluk günlerinizi özlemeniz de aynı nedenledir.

Sevgiler

Wednesday, 30 March 2016

Acısıyla baş eden adam - ek


Eğer konuya sosyal psikoloji yerine bireysel psikolojik hastalıklar açısından bakacak olursak; şizofreniyi hariç tutarak birçok hastalık, korku ve sorunun çözümlenebileceğini söylemek mümkün. Son bölümü tamamlarken profesyonel destek almaktan çekinilmemesi gerektiğini vurgulamıştım. Konunun uzmanlarının desteği ve izlenecek doğru yöntemler ile birçok psikolojik rahatsızlığın çözümlenmesi mümkün.

Bazı psikolojik rahatsızlıklar kalıtsal ya da biyolojik sebeplere dayanıyor olabilir. Bazıları ise yaşanılan dönemdeki dış etkenlerin kalkması ile kendiliğinden geçebilir. Kimi durumda rahatsızlık, çocuk yaşlardan gelebileceği gibi gençlik dönemlerinde yaşanmış olan ve kontrolünüz dışındaki sorun ve korkulara uzanabilir. Köken sorun tespit edildiğinde sorunun çözümü mümkün olacaktır. Semptomlar hastalığın ya da rahatsızlığın tespitinde yardımcı olur. Daha önce bahsettiğim DSM prosedürleri bu semptomların analizinde kullanılan bir tekniktir.

Öte yandan her insanın psikolojik rahatsızlıkları olabilir. Buradaki kritik nokta, bu rahatsızlığın farkında olmasanız bile sizi etkilemesi ve çevrenizdeki diğer insanların hayatlarını zorlaştırmasına bağlıdır. Eğer böyle bir etki yoksa, psikolojik sorunun bir hastalık olduğu düşünülmemelidir. Fakat yine de bazı rahatsızlıklar gizli seyredebilir; sizinle birlikte yaşayan insanlar tarafından kolayca tespit edilemeyebilir. Örneğin bipolar rahatsızlıkların ve özellikle tip II'nin tespiti çok dikkatli bir gözlemci veya bir psikolog tarafından fark edilebilir. Keza histrionik bozukluğun tespiti de aynı derece kolay değildir. Fakat tekrar vurgulamam gerekirse, profesyonel destek ile çözümlenebilir.

Sevgi eksikliği bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorundur. Nedeni ise, insanların sevmeyi bildiklerini sanmalarından kaynaklanır. Sevmeyi öğrenmek ve insanın kendisini sevgiye açması birçok rahatsızlığın hafiflemesini sağlayacağı gibi tedavi sürecine olumlu katkı yapacaktır. Birey önce kendini sevmekle sevgiyi öğrenmeye başlamalıdır. İçsel çatışmaların hafiflemesinin başlama noktası kabul edilmelidir. Sevgi, bireyin içinde yaşatacağı hayali bir duygudan çok, duygunun, algı ve davranışa dönüşmesi halidir. Örnek vermek gerekirse, çocuğunuzu veya eşinizi çok sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Ancak çocuğunuz veya eşiniz kelimelerden çok davranış ve tutumunuzdan bu duygunuzu hissedip, algılayabilecektir. Sevdiğinizi söylemenize karşın, olumsuz tutum ve davranışlarınızın sevgi olarak algılanıp, hissedilmesi mümkün değildir. Kendinize karşı da aynı yöntemi kullanmalısınız.


Her insanın olabileceği gibi benimde bazı psikolojik sorunlarım var. Başlıcaları şunlar. Kapıyı kilitledim mi, ocağı kapattım mı, ışıkları söndürdüm mü, arabanın farlarını kapattım mı diye iki kez kontrol ederim. Hintlilerle beş yıl çalışıp, Hindistan'da kaldıktan ve oradan dizanteri kapıp döndükten sonra, bir de hastalık takıntım ortaya çıktı. Asansörün düğmelerine anahtarımla basıyorum ve mutlaka eve gelince ya da biriyle tokalaşınca ellerimi yıkıyorum. Bunların dışında örneğin iki bisikletim, iki arabam olamaz. İkincisi bende huzursuzluk yaratıyor. Bir sevgilim varsa ikincisi ya da evli olduğumda bir ilişkim olamaz; elime yüzüme bulaştırırım. Zaten olmasın, etik bulmuyorum. Evli insanların kaçamak yapıp başka partnerleri ile cinsel ilişki kurduklarını bir çok kez dinlemişimdir; ancak ben ölsem yapamam. Yapmaya kalksam kesin öyle bir karmaşaya düşerim ki sokaktaki tanımadığım insan bile mutlaka anlar. Ayrıca zaten iğrenç derecede etiksiz bulurum bu davranışı ki o dinlediğim insanları da bir şekilde eleştirmişimdir. Bir işi yaparken, tam , eksiksiz ve doğru şekilde yapma takıntım da vardır. Örneğin söz verdiğimde tutmamak beni derinden rahatsız eder. Halen tutamamış olduğum bir sözüm beni rahatsız etmeye devam ediyor. Tüm bunların nedeni, etik kısmını şimdilik bir kenara bırakacak olursak; obsesyon, yani takıntıdır. Buradaki ince nokta şu ki, eğer takıntılar hayatımı çekilmez derecede zorlaştırırlarsa işte o durumda obsesyon hastası duruma gelmişim demektir. Ama baş edebildiğiniz sürece ve hayatınızı karartma noktasına gelmemişse, bazen olması iyidir. Elbette aldatma konusunu kesinlikle hariç tutuyorum.


Öte yandan yükseklik korkum vardır. Arabayla dik bir uçurumun yanından geçmek zorunda kaldığımda bütün dikkatimi yola veririm. Ve mümkünse yüksek bir binada pencereden aşağıya bakmamaya çalışırım. Uzaklara, manzaraya bakmayı tercih ederim. Boğaziçi köprüsü tamiratında bir saha görevi almam mümkün olamaz. Fakat, zaten işimin gerekliliklerinde böyle bir zorunluluğum yok çok şükür. Eh tabi yamaç paraşütcülüğü ya da dağcılık gibi aktiviteler de yapamam ama çok büyük kayıp sayılmaz. Çünkü bu aktivitelere hiç ilgim olmadı. Uçakla seyahat etmek hiç sorun olmazken, yüksek bir binanın en üst katındaki balkona çıkamam.


Fakat bu obsesif sorunlara ve akrofobime karşın hayatımı olumsuz etkileyen ciddi sayılabilecek bir sorun yaşamadığımı söylemeliyim. Öte yandan başka bir obsesif sorun ise, gündelik malzemeleri yedekli almamdır. Şampuan, makarna, tıraş köpüğü, sabun gibi şeyleri alırken, hep bir yedeğini alırım. Elbette bu da obsesif bir sorun ama bütçemi batıracak şeyler için böyle bir yönelimim yok. 


Sonuç olarak yaşamda herkesin obsesif ya da fobik (korku) sorunları olabilir. Bunlar hayatlarınızı çekilmez derecede etkilemiyor ve baş edebiliyorsanız hastalık olarak kabul etmemelisiniz ki bu durumlarda literatür olarak da hastalık kabul edilmezler. 

Sağlıkla ve bilimle kalın..

Monday, 21 March 2016

Phantom Sendromuna yeni yaklaşımlar..


Aşağıda okuyacaklarınız Phantom Sendromu olarak bilinen hayalet uzuv sendromu üzerine geliştirilmiş çok yeni bir teoridir.

Savaşlarda uzuvlarını kaybeden insanların, yıllar sonra bile hekimlere olmayan uzuvları ile ilgili şikayetleri kayıt edilmiştir. Kimisi olmayan ayak ve bacaklarındaki ağrılardan; kimisi ise olmayan parmaklarının kaşıntı şikayetleri ile başvurmuşlardır. Bu duruma phantom sendromu denilir. Phantom ayak, phantom el gibi.. yani hayalet ayak, hayalet el..

Kendimizi ve çevremizi reseptörlerimiz ile algılarız. Örnek verecek olursak, kokuları burnumuzla algıladığımızı biliriz ancak durum biraz daha karmaşıktır. Burnumuzdaki her bir hücrenin farklı kokuları algılama özelliği vardır. Matriks olarak çalıştıklarında karmaşık kokuları yani birden fazla özelliğe sahip kokuları algılarız. Gözlerimiz ise; ışık ve renkleri algılamak üzere farklı hücrelerden oluşmuştur. Fotoreseptörler, Bipolar hücreler, Ganglion Hücreleri gibi. Örneğin Çubuk ve koni olmak üzere iki farklı fotoreseptör hücrelerimiz vardır. Fotoreseptör hücreleri görünür ışığı dalga boyuna (350-700nm) elektromanyetik spekturumdaki rengine göre elektrik enerjisine çevirir. Bu uyarı retinada yer alan ganglion hücreleri tarafından optik sinirler ile beyindeki görme merkezine (oksipital lob) ulaştırılır. Çubuk hücreleri, koni hücrelerin tersine renklere karşı duyarlı değildir. Daha az aydınlık ortamlarda görmemizi sağlarlar. Bipolar hücreleri ise göz ile beyin arasında bir tür iletişim kanalını organize eden hücrelerdir. Bunların dışında nöral hücreler tarafından doldurulmamış bölgeleri dolduran destekleyici hücreler vardır. Ayrıca tat, sıcak ve soğuk verilerini beyine ileten farklı hücrelerimiz vardır. 

Eğer reseptörümüz yoksa dış veriyi ya da ilgili organdaki veriyi beynin (parietal, oksipital, temporal, serebellum lobların) algılama imkanı yoktur.

Göz algısı uzvun olmadığını söylese bile, beyin o uzvun yerinde olduğunu varsaydığından, reseptör algısı olmadığı halde sinyal (ectopic impuls) göndermeye devam ettiğini varsayar. Bu durum tamamen beynin durumu kabul etmesi ve temporal jirus nöronlarındaki kayıtların işlenmesine bağlıdır. Ancak bundan sonra ağrı, kaşıntı şikayetleri kesilir. Bunun için uygulanan yöntemler ise çok yenidir. 2007 ve sonrasında yapılan araştırmaların sonuçları değerlendirilerek geliştirilmiş tedavi yöntemleridir. Bunların içinde en ilgili çekici olanı aylanama (mirroring) tekniğidir. Bu yöntemde kişi, sağlıklı elinin veya ayağının bir aynada hareket ettirmesi ile yansıyan görüntünün birey tarafından olmayan el veya ayağının hareketi olarak algılaması sağlanır; ancak bilinç (Frontal) seviyede o uzvun olmadığını bilmesine rağmen birey izlediği görüntünün hayalet eli veya ayağı olduğunu düşünür. Bu sürecin devam ettirilmesi sonucunda bilinç seviyesindeki bilginin parietal jiruslara kayıt edilmesi tetiklenir. Kayıt tamamlandıkan sonra phantom sendromunun ortadan kalktığı izlenmiştir.


Teori olan fenomen ise; bu tekniğin bir yakınını kaybetmiş ya da çok sevdiği, aşık olduğu eşinden, sevgilisinden ayrılmış insanlara uyarlanmasıdır.

Ölüm veya ayrılık genelde planlı bir durum değildir. İnsanların frontal lobları (ruh hali, duygusallık,bağlılık, sevgi seviyesi) veya eğitim seviyeleri farklı olabilir. Hassasiyet, duygusal zeka veya duygusal bireylerin (ki bu tanımların detaylarına burada girmeyeceğim) ayrılık veya ölümden etkilenmeleri daha fazla olur. Terk edildiklerine inanırlar. Terk edilme duygusu, durumun kabullenme aşamasını zorlaştırır. Hayatları alt üst olabilir. Bu durumun yaratacağı duygusal karmaşa ve yalnızlıkla baş edemeyebilirler. Bilinçli olmadan, ölen veya ayrıldığı kişiye karşı duydukları sevgi duygusu yerini kızgınlık, nefrete bırakabilir. Daha ileri durumda alkol vb. sorunlarının baş göstermesi olasılığı görülebilir.  

Bir yakınını kaybetmiş insanların duruma adapte olmaları yine aynı bakış açısıyla kaybedilen uzuv gibidir. Semantik hafıza durumu kavrayabilse bile jirus nöronları gibi temporal lob nöron kayıtları ve ilgili anıların kayıt edildiği episodik hafızanın yeni kayıtları kayıt etmesine bağlı olsa bile beynin yeni durumu kabul edene dek; ses, koku, yer, görüntü gibi stimuluslar nedeniyle indekslenmiş bilgiye ulaşması durdurulamaz. Bu veriler daha önce kayıt edilmiş hatıralardır. Hatıraların her seferinde tetiklenmesi kişinin, kaybını anımsamasına ve ağrı hissetmesine neden olmaya devam eder. Ciddi ayrılıklar da birey tarafından ölüm gibi algılanır. Ölen kişiye tekrar ulaşmanın bir yolu yoktur. Bazı ayrılıklarda da ayrılan kişilerin birbirlerine ulaşma imkanları yoktur. Genelde birey kendini yorma, uyku veya yerine başkasını koyma eylemine girişir. Fakat kısa dönemde bu yöntem etkili oluyormuş hissi verse bile uzun dönem çözümü oluşturmaz. Ayrıca yanlış bir yöntem olduğu tespit edilmiştir. Sorunun derinleşmesine ve farklı kişilik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olduğu gözlenmiştir. Örneğin ayrıldığı eşinin yerine başka birini acilen koymaya çalışan bireylerin, daha başarısız bir ilişki yaşadıkları ve öz güven kaybına neden oldukları gözlenmiştir. Bireyin öz güvenini yitirmeye başlaması çok farklı kişilik - psikolojik sorunlara neden olmaktadır. Fakat psikolojik destek almayan ya da eğitimsiz bireylerin, çözümü bu yolla halledemeyeceğini anlayana dek tekrar ettikleri gözlenir. 


Çözümün ilk aşaması kabullenmedir.

Kabullenme kelime olarak basit görülse de; izlenecek yöntem ve teknikler bakımından karmaşıktır. Kalıcı bir kabullenme, altı ay ve bazı kişilerde daha uzun sürebilir. Bu dönemde eski kayıtların etkisizleştirilmesi, tetikleyici (stimuluslara) uyaranlara duyarsızlaşma zaman alıcı ve prosedür olarak tam ve doğru izlenmesi gereken bir süreçtir. Temporal nöron kayıtlarının güncellenmesi, aylanama (mirroring) tekniğinin uygulanması; içine kapanma veya duyguların bastırılmasının engellenmesi ile mümkün olabilir. Diğer bir deyişle, eski ve yeni tekniklerin birlikte kullanılması fikrine dayanmaktadır. Duygularınızdan korkmayın; açığa vurun. Gizlemeyin. Bastırmayın. Ya da yerine koyma yöntemini asla denemeyin tekniklerinin yaşanılan sorunun (ağrıların-acıların) çözümüne dair farkındalığın arttırılması yöntemine ek olarak; daha fazla tetikleyici stimulusa neden olacak mirroring yöntemi ile farkındalığın (bilinç halinin) hızlandırılması temporal seviyede - episodik - semantik kayıtların birbiriyle link veya farklı bir deyişle birbiriyle etkileşiminin arttırılması ile mümkün olabilecektir.

Öte yandan beynin bu durumu çözümlemesi oldukça karmaşıktır. Her tetiklemenin bir dizi elektriksel - kimyasal tepkimeye neden olacağından bireyin yorgun düşeceğinin ve ayrıca inançların ve semantik seviyede daha önce öğrenilmiş bilginin direnç oluşturacağı gözden kaçırılmamalıdır. Buradaki sorun, episodik hazıfaya yeni kayıtlar işlemek değil aksine semantik hafızanın tetiklenmesine bağlıdır. Anımsama-öğrenme(farkındalık) ve hafızadaki ağrılı duyguların serbest bırakılması sürecinin yorucu olabileceğinin unutulmaması gerekir.




Tuesday, 26 January 2016

Bir pazar günü

Günaydın aşkım, kahvaltı hazır, kahven olmak üzere seslenişiyle uyandım. O tatlı sesi, on yıldır bir gün bile değişmemişti. Yürekten gelen, huzur ve yaşam sevinciyle dolu, sevgiyle bezenmiş, sesindeki o tatlı tınıyı seviyordum. Gözlerimi açtığımda, o mavi gülümseyen gözleriyle bana bakıyor, muzur bir gülümsemeyle haydi kalk artık diyordu. Gözlerim bir an saate takıldı. Birkez bile bakışlarımı kaçırmaz, daha söylemeden, ne demek istediğimi anlardı. Saat 10 oldu bitanem deyiverdi. Bende gülümseyerek kalktım. Balkondaki çiçeklerin mis kokularına, kahvenin taze kokusu karışmıştı. Her pazar yaptığımız gibi kahvelerimizi alıp, balkonda oturduk. Havanın soğuk ya da sıcak olması fark etmezdi. Evimizin büyük ya da küçük olması; arabamızın eski ya da yeni olması; hatta ses yapıp yapmaması ya da gelir düzeyimiz; bulunduğumuz yer de fark etmezdi. Benden başka arkadaş ya da dosta ihtiyaç duymaz; mutlaka yanımda olmak ister; sol yanım olduğunu daima hissettirdi. Bu duygunun güzelliğini, insanda bıraktığı huzur ve güveni tarif edemem. Beni mutlu etmenin, onu mutlu hissettirdiğini anlamam birkaç ayımı almıştı. Derken bende aynı yolu tercih etmiştim. Birlikte aynı kitapları okur, aynı filmleri izler, aynı ezgileri çalışır, benzer tabloları yapar, aynı müziği dinler, aynı konuları araştırırdık. Keyif aldığım her şeyden keyif alıyor; merak ettiğim herşeyi onun da merak ediyor olması birlikte gelişmemizi sağlıyor; ortak konuşacak yığınla konumuz birikiyordu. Aynı yerleri gezmeyi seviyor; aynı yemekleri yemekten mutluluk duyuyorduk. Tek sorunumuz; yatağın aynı tarafında uyumayı sevmekti. Beni sol yanına almak isterdi. Ben de O'nu. Sıraya koymuştuk. Birer ay arayla değişiyorduk. Bu duyguyu bilemezsiniz. Her sabah ve her akşam o tatlı mavi gülümseyen gözlerine, narin yüzüne, biçimli minik burnuna baktıkça içim teşekkürle doluyordu. Bir gece, hiç beklemediğim bir anda, aynı cümlelerle bana aynı teşekkürü anlatıvermişti. Nasıl harika bir yürek çırpıntısıdır; tahmin edemezsiniz. İyi ki varsın, iyi ki seni bulmuşum demekten hiç vazgeçmedi. Ben de aynı sevinçle karşılık veriyordum. İyi ki birbirimizi bulduk diyebilmenin, insanda bıraktığı hafifliğini paylaşıyorduk. 

Böylece yıllar yılları kovaladı. Yıllar geçtikçe, zamanı durdurmak istiyorduk. Zaman tam o anda, ellerimizin kavuştuğu anda dursun diye dua ediyorduk. Sonsuza dek, o an olsun. Ömrüm boyunca nefret nedir bilmeden yaşamış ve kötü bir ruhtan nefreti öğrenmiştim. O kötü ruhtan öğrendiğim tek şey buydu. Daha tanışır tanışmaz, içimdeki o bana ait olmayan, zorla içime yerleştirilmiş duyguyu yakalayıvermişti. Senin benliğin o duyguya çok uzak yaratılmış deyivermişti. Nasıl, anlamadım diye karşılık vermiştim. Gülümsemiş; geçecek demişti. Ben, başımı hafifçe yana eğip; gülümsedikten sonra; elbette ama bir de neden bahsettiğini bilsem diye karşılık vermiştim. 

Daha ilk günlerde adeta ruhumun içine dalmış; bana hiçbir zaman ait olmayan, zorla, eziyetle yerleştirilmiş o nefret duygusunu yakalayıp; söküp atmıştı. Bunu nasıl yaptığını hiç bilemedim. Ama olmuştu. Geçivermişti. Benimde garip taraflarım vardı; kimsenin duymadığı sesleri duyar; kimsenin hissetmediklerini hisseder ve hatta bilirdim. O ise; görüyordu. Kimsenin görmediklerini görüyor; oraya bilinmeyen bir el ile uzanıp, dokunuyordu. 

Bir keresinde O'na telciklerden bahsetmiştim. İki insan birbirini sevdiğinde arada telcikler oluşur ve birbirlerine o telciklerle bağlanırlar diye anlatmıştım. Bu çok eski bir meksika inanışıydı ve fakat ben bunu hisseder; dahası tüm duyularımla bilirdim. Bana ne dedi biliyor musunuz? Aramızdaki şu şeffaf iplikcikleri  mi söylüyorsun deyivermişti. Gözlerim kocaman açılmış; şaşkınlık içinde ona bakıyordum. Sonra, ben 19 tane sayabildim demişti. Ne ciddi misin.. görüyor musun demiştim. evet 19 tane.. ama nasıl olabilirdi.. 19 iplikçik vardı ama nasıl görebilmişti.. dik bir uçurumdan düşmüş ya da saatte 500km ile duvara çarpmış gibi hissediyordum. Ben onun içindeki sesleri, renkleri duyabiliyor; O ise bu renkleri görebiliyordu. İki hilkat garibesi birbirimizi bulmuştuk. O an; rastgele birşey yoktur; mutlaka bir nedeni ve düzeni vardır dediğimde; evet doğru demişti. rastgele olduğu zannedilmesinin nedeni; insanların oluşu görememelerinden kaynaklanıyor diye yanıtlamıştı beni. İşte o saniye; aynı olduğumuzu anlamıştım. Aynı ruhun farklı tezahürleriydik. Çok zaman kaybettik deyiverdi bana. Çok gereksiz bekledim dedi. Benim hazır olmamı beklediğini anlamıştım. Haklıydı; çok gereksiz, saçma yönlere sapmış; gereksiz insanlarla zaman kaybetmiştim. Ama belki, bu benim gelişmem için gerekliydi diye yanıtlamak istedim ama öyle bir yanıt verdi ki; kahkaha ile gülmeye başladık. Sonra; sen zaten hazırdın; bu senin içinde ve sen istemesen de var olan birşey dedi. Sen yalnızca saçmaladın. Gereksiz yere zaman harcadın. Duyularını kapatıp; karanlıkta ışık aramaya kalktın diye yanıtladı. O karanlık ruhu kast ettiğini anlamıştım. Haklısın aslında dedim.

Kahvelerimizi bitirip; müthiş lezzetli kahvaltımızı yine balkonda yapıyorduk. Birden bana döndü ve yine muzur bir gülümsemeyle, kıkırdayarak aklıma harika bir fikir geldi deyiverdi. Ben ise; nedir anlamında başımı hafifçe eğince.. söylüyorum ama gülmek yok dedi.. peki dedim.. akşam yemeğini sinop'ta yemeğe ne dersin diye sordu.. Sinop muuuuu dedim refleksle.. evetttt dedi.. ikimizde orasını çok seviyorduk ama istanbul'dan uzaktı. Bir an düşündükten sonra evet harika bir fikir dedim; çünkü bu mevsimde sinop muhteşemdir. Bir saat içinde hazırlanmış; yola çıkmıştık bile. Yol boyunca eğlenmediğimiz, şakalaşmadığımız bir dakika bile olmadan Sinop'a varmıştık.

Şimdi Sinop'ta mangalımızı yakıyor; sandalyelerimizi açıp; pratik piknik masamızı hazırlıyorduk. Arada yine şakalaşıyor; kimi zaman fizikten matematikten kimi zaman sanattan biraz ekosistemin nasıl işlediğinden bahsedip, arada birlikte ezgiler mırıldanıyorduk. Yemeklerimiz hazır olduğunda güneşin kırmızı tayfa kayan ışınları, ufku hayranlık verecek güzellikte boyuyordu. Başını omzuma dayamış kırmızının hafifçe maviden griye kaymasını izliyorduk ki ağzıma köfteleri doldurmaya başladı.. homurdanıp ağzıma tıkma yav şunları demeye kalmadan, ben de aynısını yapmaya başlamıştım.. bir yandan boğazımıza kaçırmadan yemeye çalışırken, bir yandan da gülmeyi ihmal etmiyorduk..

Gece çökmeye başlamış.. hafif ve tatlı bir yorgunluk sarmıştı. O geceyi orada çadırımızda geçirip; sabah tan yerinin gri kızıllığında yola koyulmaya karar verip; tatlı uykumuza daldık..


iyi pazarlar.. 

Monday, 18 January 2016

Yaşama dair bir çift lakırdı.


Doğmak ister misin? Hangi ülkede, hangi zaman diliminde ya da hangi ailede soruları hiçbirimize sorulmamıştır. Dilimizi seçme şansı da tanınmamıştır. Eğer abartacak olursam; hangi gezegende doğmak istersin sorusu da sorulmamıştır. Doğum, bedenimiz, tenimiz, dilimiz, dna kodumuz, öğrenme ve zeka kapasitemiz, sakin veya hareketli mizaçta olmamız, hastalıklara karşı direnç gücümüz gibi onlarca detay bizim kararımız ya da seçimlerimiz dışında belirlenmiş ve bilinç seviyesine ulaştığımız andan itibaren kendimizi tanımaya başlamışızdır. Eğitim süremiz boyunca neyi öğrenmemiz gerektiğini seçemeden öğreniriz. Bütün bunlar bize hazır olarak sunulmuştur.
Bilinç, var olanı görüp tanımaya ve anlamaya çabalar. Sonra çevresine döner ve kendisiyle karşılaştırır. Karşılaştırma sonuçlarına göre ya neden sorularını sorar ya da kendini beğenir. Soruların yanıtları ne olursa olsun; kabullenmek zorunda olduğunu fark eder. Çünkü sunulanı değiştirip; yeniden doğmanın bir yolu yoktur.

1. Yaşamın anlamı öğrenmektir. Öğrenmek ise, deneyimleri anımsamak ve hayatınıza katabilmektir. Değiştirebildiklerimizi değiştirmek; değiştiremediklerimizi kabullenmektir.

2. Yaşamda ve bizlerin içinde iyi-kötü bir arada bulunur. İyi olabilmek; bencilliği yenebilmektir. Bencil olmayan insan, yaşamda var olan tüm hayata saygı duymaya ve elinden geldiğince güzelleştirmeye çabalar. Bencilliğini ne kadar yenebilirse; o ölçüde hayata değer katar.

3. Kendimiz ve kontrolümüz dışında gelişen olaylar vardır. Genelde acı vericidir. Savaş, doğal afet, ölüm, cinayetler vb. Yaşamın kendi sadeliği ve güzelliğine darbe vururlar. Bu durumlarda, kişi elden gelen yardımı yapmıyorsa, henüz insan olma bilincine ulaşmamıştır. Hiçbir şey yapmak mümkün değilse bile kötü (bencil) tarafa katılmamayı seçebilmelidir.

4. İyi ve doğru yaşamak tanımı insanın kendisine bağlıdır. Her insan için bu tanım aynı olmayabilir. Fakat insan olmak tanımı birdir. Nasıl yaşarsanız yaşayın; soluk aldığınız sürece kendinize ve tüm canlılara saygı duymayı öğrenin.

5. Sevmediğiniz insanlar, durumlar, ortamlar olabilir. Onlardan vazgeçin ve uzak durun. Bu sağlımız için gereklidir.

6. Problemle karşılaştığınızda soru sorun. Basite indirgeyin. Yanıtlarınız yalın ve anlaşılır; yapılabilir olsun.

7. Azlık, Çokluk kişiye göre tanım alır. Siz tanımlarsınız. Az tüketmek, gerekliliği en aza indirmek; yaşama katacağınız değerdir. Az şeye ihtiyaç duyan kişi, en hafif, en pratik, en huzurlu, en rahat ve kolay seyahat eden kişidir. Mutluluğun sırrı, en az tüketmek ve en azla yaşamaktır.

8. Ölmeden önce üretin. Öğrendiklerinizi üretime dönüştürün. Meyve versin dallarınız, aklınız, ruhunuz. Geriye değerler, ürünler, düşünceler, güzellikler bırakın.

9. Yaşamı sevmeyi ihmal etmeyin ki her şeye rağmen yaşam sevinciniz eksilmesin.

Sunday, 17 January 2016

Yıldız tozundan mı yaratıldık?



Başlangıçta atomlar, madde, yıldızlar ya da gezegenler yoktu. Sonra 3:1 oranında Hidrojen ve helyum oluştu. Büyük fırın içinde hidrojen ve helyumdan diğer atomlar oluşmaya başladı. Ardından yıldızlar doğdu. Sonra gezegenler. Günümüzün teknolojisi ile bu uzaklıktaki galaksileri tespit edebilmemize rağmen ötesine bakmaya çalıştığımızda hiçlikle karşılaşıyoruz. Büyük bir duvar ile etrafımızın örülü olduğunu tespit ediyoruz.  

Oval şeklindeki resimde gördüğümüz; tüm evrenimizin haritasıdır. Üzerindeki her bir nokta bir galaksiyi gösteriyor. Fakat 13.6 milyar ışıl yılı uzaklığa ulaştığımızda birden bitiyor ve karşımıza büyük duvar çıkıyor. Teknik gücümüz daha uzağa bakmaya engel olmadığı halde büyük duvarın ardını göremiyoruz! Büyük duvarın ardında ne var? neden göremiyoruz? 

Cern'de yapılan deneyler ile evrenin oluşumunun ilk 3 dakikasına kadar ulaşıp, kanıtlayabilmemize rağmen halen, büyük duvarın ardını göremiyoruz. Bunun nedenini Cern'deki fizikçiler şöyle açıklıyor : " Büyük duvarın ardında henüz hidrojen ve helyum dışında bir yapılanma yok. İlk 3 dakikadan daha geriye doğru gittiğimizde ise, atomlar henüz oluşmadığından; netron ve proton çorbası halinde olduklarından görebileceğimiz birşey yok. " 

Bildiğimiz diğer şey ise; evrenin megapersek (3.3 milyon ışıkyılı) başına 68 km/saniye hızında genişlemeye devam etmesi. Bu şaşkınlık verici bir hızdır. Evren genişlerken galaksiler birbirlerine yaklaşıp; birbirlerinin etrafında dönerek dans ediyor; çarpışıyor, birleşiyor ve yeni galaksiler doğuyor. Yıldızlar doğuyor; patlayıp ölüyorlar ve yeni yıldızlar, gezegenler doğuyorlar. Bütün bunları hayal etmesi bile inanılmaz hayranlık verici bir fenomen. Adeta her an durmadan gerçekleşen yaşamın dansı gibi..

Yazının başlığındaki sorumuza çok teknik detaylara girmeden yanıt arayalım.
Basitçe ifade edebileceğim gerçek; bizi oluşturan elementlerin kökeninin ancak yıldızlarda bulunabileceği. Çünkü bu atomları oluşturabilecek başka bir kaynak mevcut değil. Hidrojen, Oksijen, Karbon, Demir vs. Bizi oluşturan elementler bunlar olduğuna ve başka bir yerde oluşamadığına göre; ölen bir yıldızın patlarken uzaya yaydığı atomlar sayesinde dünyamız, üzerindeki hayat ve bizler oluşabildik. Dolayısıyla bizi oluşturan herşey, ölmüş yıldızların tozlarından gelmiş demektir.

Her ne kadar kökenimizi, fizik hesaplarıyla ifade edebilmiş ve kanıtlayabilmiş olsak ta; serbest atomların bizi biz olarak kendiliğinden şekillendirebilmesini olasılık hesaplarına formüle ettiğimizde, karşımıza çıkan rakam, evrenin yaşından inanılmaz miktarda büyük çıkıyor. Bilimsel perspektifte atomların olası dansları/etkileşimleri ile kendiliğinden şekil alabilmemiz; dna ve diğer tüm yapımızın oluşabilmesi olasılığı sıfırdır. Bundan önce ilk tartışılan ve hesaplanmaya çalışılan ise; yıldızların (kendiliğinden-doğal olarak) atomların çarpışmaları ile oluşma olasılığıdır ki bu ihtimal şu an için imkansız görünmektedir. Atomların çarpışarak daha ağır atomları oluşturduklarını biliyoruz. Ancak bu atomların belirli bir düzende bir yıldızı oluşturma olasılığı mümkün görünmüyor. Adeta evrenin bir dna'sı olmalı ki bu kod yıldızın hangi atomlardan oluşacağını, büyüklüğünü ve şeklini oluşturabilsin.

Daha geriye doğru gittiğimizde ise; proton ve nötronların ağırlık orantılarının bugün bildiğimiz orantıdan farklı olmak zorunda olduğunu hesaplıyoruz. Aksi halde atomların oluşma ihtimali sıfır çıkıyor. En büyük zorluk ise; atomun yörüngesindeki elektronun nasıl oluştuğunu açıklamak !

Kafaları daha fazla karıştırmadan özetleyip tamamlayayım.

Elimizdeki kesin verilere göre, bizleri oluşturan elementler ölen yıldızlardan gelmiştir.
Evren, büyük bir hızla genişlemeyi sürdürmektedir.
Evrenin etrafını saran büyük duvarın ardını göremiyoruz.
Yıldızların ve insanların kendiliğinden bugünkü şeklini alma olasılığı matematiksel olarak sıfırdır.   


Sorgulamaya, öğrenmeye, düşünmeye ve araştırmaya devam ediyoruz. Felsefe ya da dinsel açıklamaların sonuçlarına ulaşsak dahi; birgün, bu soruların yanıtlarını bilimsel olarak kanıtlayabileceğimizi düşünüyorum.

Sevgiyle esen kalın..

Saturday, 16 January 2016

Saf Sevgi

Bir ilişki ya da evliliğin yürütülememesinin temel nedeni, iki kişiden birinin emek vermeyi bırakmış olmasıdır. Her fırsatta ilişki, evlilik ve sevginin, emeğin bir sonucu (fonksiyonu) olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. İki kişi arasındaki duygular, dürtüler karmaşık bir düzende oluşur. Bu karmaşık transferin okunabilir ya da anlaşılabilir hale gelmesini sağlayan şey ise bilmektir. Havada uçuşan feromonları anlayıp, tanımlayabilmek kolayca yapılabilecek birşey değildir. Basit bir örnek vermek gerekirse; aşk ve hoşlanma duygusu, insan davranışının dışarıdan gelen uyarıya istem dışı verdiği tepkisi veya sinirsel etkinliğidir (refleksidir). Refleks bilinçli bir davranış modeli değildir. Bu duyguya neden olan, yalnızca karşıdaki kişinin görünümü, duruş, giyiniş, konuşma veya statüsü olabileceği gibi feromonların etkisi olabilir. Bunlar sizi etkiler ve tepkisel olarak ya hoşlanırsınız ya da hoşlanmazsınız. Bazı insanlarda daha derin etki bırakır; hoşlanma duygusu daha yoğun hissedilir ve adına aşk dersiniz. O kişiyi yakından tanıdığınızda bu duygunuz değişir ve kişinin karakteri, davranışları, konuşması, düşünceleri sizi ya hayal kırıklığına sevk eder ya da birlikte olmaya ve sevmeye başlarsınız. Sevdiğiniz, o kişinin karakteridir. Hoşlanmadığınız kişiyi sevemezsiniz diye kabul edilir; öte yandan sevmediğiniz kişiden ise hoşlanmazsınız. Bu ifadeler yüzeysel tanımlamalardır. Başta hoşlanmadığınız bir kişiyi daha sonra sevebilirsiniz. Çünkü sevgi duygusu; karşınızdaki kişinin karakterini tanıdıkça gelişen bir duygudur. Fakat sevgi ve ilişkinin ulaştığı seviyeyi koruyabilmesi için emek vermelisiniz ki bu bilinçli bir davranış modelidir. Aksi durumda kendiliğinden (doğal olarak) bu duygu seviyesinin sürmediğine şahit olursunuz. 

Emek, tarifi çok geniş bir kavramdır. Her iki kişinin emek kavramını anlama ve tanımlama becerisi birbirine yakın olmalıdır. Tek yönlü emek çalışmayacağı (bir kişinin emeği) gibi çok farklı aile kültürlerinden gelen kişilerin veya çok farklı gelişmişlik düzeyine sahip kişilerin, emeği algılama seviyeleri farklı olacağından yine çalıştırılması kolay değildir. Örneğin ailesinde ayrılma yaşamış ve sokakta yetişmiş biri ile sıcak bir aile ortamında yetişmiş birinin evlilik ilişkisi ciddi çatışmalara ve çok farklı emek algısına neden olacağından, ilişkinin yürütülmesi kolay değildir. Duygusal tatmini dışarıda arayan biri ile kurduğu ilişki içinde arayıp, yürütmeye çalışan birinin, evlilik ya da ilişkisinin sürmesi de çok güçtür. Bu tip örnekler genellikle ilişkiyi sürdürmeyi başaramazlar. Çünkü uyumlu bir model oluşturabilecek yeterli parametre bulamayız. İlişkilerinin aşk veya hoşlanma refleksi ile başlamış olduğunu ancak emek-statü-karakter-aile vs. parametrelerin uyuşamadığını tespit ederiz. Gelişmiş bir kişi ile az gelişmiş ya da gelişmekte olan kişi arasında önemli bir eşik vardır. Tıpkı gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke gibidirler. Basit bir örnek vermek gerekirse; İsveç ile Nijerya gibidirler.

Gelişmiş bir insanda, benlik duygusu zayıflamış ve yerini eşitlik (saf sevgi) duygusu almıştır. O insan için tüm canlılar ve kendisi daha eşittir. Sınıflar arası katmanlar silikleşmiştir. Gelişme sürecinin üst seviyelerine yaklaştıkça sınıflar arası katmanlar azalır ve kişinin benliği tüm canlılar ile eşitlenir. ID minimize olmuş ve hatta silinmiştir. Bu seviyedeki biri için itme-çekme psikolojisini çalıştıramazsınız; kaldı ki hiçbir durum için buna ihtiyaç duymazsınız. O insanın benliği saf bir sevgiye dönüşmüştür. Ya da saf sevgi eşiğine yaklaşmıştır. Bu eşiğe yaklaştıkça benlik ve id azalır. İnsanın o ilkel (vahşi) tarafının kalmadığını yada zayıflamış, azalmış olduğunu gözlemlersiniz.

Tek bir sineği bile öldüremediğini, yerde gördüğü bir solucanı alıp uygun bir yere taşıdığını görürsünüz. Çiçekleri koparamaz, ağaçların dallarını kırmaya çekinir. Sokakta bir köpek ya da kediyle karşılaştığında onu sevmeye çalışmaz aksine sevgiyle bekler ve ona yol verir. Hatta yürürken karıncalara basmamaya özen gösterdiğini; yer yer sağa sola zıpladığına şahit olursunuz. O seviyeye yakın bile değilseniz; adamın deli olduğuna yemin edebilirsiniz. Hele ki bir sebeple bir yılanı öldürmek zorunda kalmışsa, günlerce çektiği azabı gözlerinde izleyebilirsiniz. Aylar boyunca o yılandan özür dilediğini duymazsınız ama bilmelisiniz ki özür dilemektedir. Böyle bir insanın sevgisini kavrayamazsınız. Hele ki benlik duygunuz yüksekse; herşey ya size baskı gibi gelir ya da tam bir paranoyak saçmalıktır.. anlama ihtimaliniz tam olarak imkansızdır.

Tibet yaylalarında yaşayan halkın ağızlarını bir örtü ile sardığını gördüğünüzde ya dini bir nedenle yaptıklarını sanırsınız ya da örf adetleri, giyim şekillerinin öyle olduğunu düşünürsünüz. Sormayı konuşmayı düşünseniz de; sebebini anlama ihtimaliniz yoktur. Çünkü; havada uçuşan minik sineklere zarar vermemek için ağızlarını örttüklerini söyleyemezler. Nasıl anlatsınlar ki.

Kırlık bir vadide, toprağa çekine çekine basan, başı yerde birini görürseniz bilin ki böceklere, taçlanmış çiçeklere, karıncalara basmadan, toprağı incitmeden yürümeye çalışıyordur. Sonra kendi kendinize sorun.. Ben insanlık serüvenin neresindeyim diye.. Eğer bunu bile soramıyorsanız; bu yazıyı okumanıza hiç gerek yok bence..

Sevgiyle esen kalın..

Monday, 11 January 2016

İnsan olmak..

Mutluluk isteriz ama mutluluk sürekliliği olan bir ruh hali değilidir.
Neşeli olmakta öyle.
Aşk istenir ama aşkta öyle.
Zenginlik istenir ama birgün herşey ters gidebilir. Ve ters gider de..


Peki sürekiliği olan nedir?

Onurlu olmak, sevgi dolu ve merhametli bir yüreğe sahip olmak,
Çalışkan olmak, bilgili olmak ve aklımızı kullanmak; çünkü bunların hepsi emek ister. Emek vermek ise elimizdedir.


Yetenekli, güzel, yakışıklı, zeki vs olmak ise doğuştan size sunulmuştur. Doğuştan sunulanlar birgün elinizden geri alınır. İlk başta kabullenmenize ve gurur duymanıza neden olan bu hediyeler, elinizden alındığında petrol kaynakları tükenmiş suudilere dönersiniz.


Yok rakı şöyle içilir, balık böyle yenir diye boş konularla uğraşanlar geriye ancak kanalizasyonda fazladan birikinti bırakır. Yaşam eğlence ve keyiften ibaret olsaydı; şu dünyanın kralı çok olurdu..


Dönem dönem topluca ne çok insanın öldüğünü fark ediyor musunuz?
Geriye ne kalıyor? Nasıl anımsanıyorlar?


Ya hafızalara onur ve sevginizi bırakıyorsunuz ya da bir pislik daha gitti deniliyor.. 

Zaman varken hayata ve kendinize dair emek harcama fırsatınız varken değerlendirin derim. 

Ben öldükten sonra ne olacak diyenleri duyar gibiyim.. Ne mi olacak, ya doğru ve sağlam karakterli biriydi diye anılacaksınız ya da kötü biriydi (fahişe ruhluydu-sapıktı-hırsızdı-caniydi) diye.. Arınmak için halen zaman varken, fırsatı kullanın derim. Evrende hiçbir enerjinin yok olmadığını bilmiyorsanız; şimdi öğrendiniz 


Evrende hiç birşey yok olmaz; dönüşerek sürekliliğini sürdürür.. Ve o kalplere bıraktıklarınız sinyaller-izler; ilk siyah beyaz televizyon yayının gemini (ikizler) takım yıldızına ulaşması gibi nereye giderseniz gidin peşinizi bırakmaz..
ben ataistim diyenleri duyar gibiyim.. arkadaş bu basit bir astrofizik-fizik kuralı; keşke inançla ilgisi olsaydı; son dakika günah çıkarıp, iki mum yakıp yırtardın belki.. 
Hadi geçmiş olsun deyip bağlayalım..









Friday, 8 January 2016

Eş olmak üzerine lakırdı.


Sevdiğimiz dost ve arkadaşlarımızla; eğer aynı çatı altında değilse akrabalarımızla güzel bir ilişki-iletişimi sürdürmek aynı evin içinde eş ile yaşamı paylaşmaktan çok daha kolaydır. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar ve kimse kimseye hayata dair sorumluluklar yüklemez. İş çevremiz hariç olmak üzere; arkadaş ve dostlarımızla genelde her günü birlikte geçirmeyiz. Çocuklar küçükken aynı evin içinde yaşamak yine nispeten kolaydır. Çünkü ilk önce sevgi bağı çok güçlüdür; çok sevimlidirler ve ikincisi bir yöneten - yönetilen ilişkisi istemeden olsa da kurulur. Elbette tüm bunların zor zamanları, tahammül edemediğimiz davranış veya anları vardır. Öyle olsa bile çözümleriz; ya da çocuklarımız hariç arkadaşlarla olan iletişim sıklığını geniş zamana yayarak belki bir yol bulabiliriz; hiç olmadı iletişimi keseriz. Aynı evin içinde eşimiz ile yaşamaktan çok daha kolaydır.

Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.

Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.

Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..