Showing posts with label aşk. Show all posts
Showing posts with label aşk. Show all posts
Saturday, 8 October 2016
Aşk nedir diye sordu çocuk!
https://www.youtube.com/watch?v=QLgXpYYTJtI
https://www.youtube.com/watch?v=TjHLXe7A8ow
Aşk zordur çocuğum.
Acımasızdır.
Gözünü kör eder; göremezsin.
Görsen de anlayamazsın.
Anlasan da, kabul edemezsin.
Aşk, aldatır çocuğum.
Yerden yere vurur; kalkamazsın.
Hediye değildir.
İnanma anlatılanlara.
Aşk, hastalıktır çocuğum.
Kırmızı şeker kalpler değildir;
inan ki değildir.
https://www.youtube.com/watch?v=gD6DDYT4gaQ
Aşk vahşettir; acıdır...
Aşk adına ölür, öldürür, aldatır insanlar,
intiharlar, saldırılar, vahşetler, bunalımlar var çocuğum.
Aşk'tan sakın, koru yüreğini,
aklını, huzurunu çocuğum.
Daha güzel amaçlar, değerler var dünyada.
Herşeyden güzel sevgi var çocuğum.
https://www.youtube.com/watch?v=Fum3g86zUPc
http://www.dailymotion.com/video/x27j8if_u2-troubles_music
https://www.youtube.com/watch?v=K_bQ80xZNwI
Wednesday, 5 October 2016
Bir kadın veya erkek eşini neden aldatır?
Eşinin ne kadar iyi, sevgi dolu, hassas olduğunun bir önemi yoktur.
Birey sıkılmıştır. Farklı bir heyecan aramaktadır veya anlık olarak şartlar aldatma eylemi için çok uygundur. Ve aldatır. Önünü, sonunu düşünmez. Herhangi bir rahatsızlık hissetmez.
Sorulduğunda ya fırsatın ayağına geldiğini söyler ya da o an öyle gerekmiştir; öyle istemiştir. Aldatan kişiye göre durumun abartılmasına hiç gerek yoktur. Basit, sıradan, günlük bir eylemmiş gibi bir ifade ile anlatır. İlginçtir ki yediği yemek, renkler veya ortamın detayları üzerinde daha çok durur; bu detaylarla daha çok ilgilenmiş gibidir. Eyleminin başarısı önemlidir. Kişiyi ve durumu ayarlamış ve başarıyla aldatma eylemini gerçekleştirdiğini anlattığına şahit oluruz. Üzüntü, pişmanlık gibi duyguların olmadığını fark etmemiz kolaydır.
Ahlaki değerleri, dolayısıyla sadakati kavrayamama psikopat özelliklerindendir. Bir psikopatın vicdan azabı çekmesini, aldatma eyleminin eşini derinden üzeceğini yani eşinde hayal kırıklığı ve yıkılmış duygular bırakacağını hissetmesini, eşiyle empati kurmasını bekleyemeyiz. Bir psikopat yalnızca canı öyle istediği için hareket eder. Bir adım sonrasının yaratacağı sonuçları düşünmesi mümkün değildir. Umursamaz bir duygu durum veya tavır sergiler.
Aldatma eylemlerinin içinde mutlaka ya narsist ya da psikopat bir kişilik tespit ederiz. Eğitilmeleri, düzelmeleri veya iflah olmaları mümkün değildir. Yaşamları boyunca aynı eylemleri tekrar ederler. Çünkü hiçbir tedaviye yanıt vermezler. Bunun nedeni ise kendilerinde bir hata görmedikleri gibi tedaviyi gereksiz bulmalarındandır. Tedavi sürdürülemez.
Eğer aldatılmışsanız ve eşinizde herhangi bir suçluluk, üzüntü, pişmanlık duygusu sezinleyemiyorsanız; durum yukarıda açıklanan gibidir. Kurtulmanızı ve kendinize yeni bir hayat çizmenizi öneririm.
Tuesday, 2 August 2016
Kalbimiz
Tanım :
Kalbin atım sayısının, insan yaşam süresi üzerine etkisini tartışan bir hipotezdir.
Özet :
Yukdarıdaki tabloda HBR (Heart Beat Rate) yani Pulse, kalp atım oranı min., dakika cinsinden verilerek hesap edilmiştir. Ortalama yaşam süresi olarak, dünya sağlık organizasyonu(1) rakamları referans alınmıştır (Av.Lifetime/year). Bu veriler ışında sağlıklı normal bir insanın 71.4 yıllık ömrü boyunca kalbi 3,5 milyar kez atmaktadır. Kalp atım sayısının, yaşam süresi üzerine olan etkisi oranlarıyla birlikte yukarıdaki tabloda sunulmuştur. Hesaplamada etkiye maruz kalınan t (etki süresi) fonksiyona ayrıca eklenmelidir.
Beklentiler :
Varsayımsal olarak kalp atımına etki eden tüm kalıtsal ve fiziksel rahatsızlıklar elimine edilerek; yalnızca kalp atım sayısının değişiminin yaşamsal süre üzerine etkisinin izlemesidir.
Açıklama :
Kalp veya yürek (Arapça: قلب kalb; Latince: cor ; Yunanca: Καρδιά = kardia), kalp kası olarak bilinen özel bir tip çizgili kastan oluşmuş, içi boş, kendiliğinden kasılma özelliğine sahip kuvvetli bir pompa.
Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma faaliyetleri sonucunda oluşan artık ürünlerin de vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar.
Kalp, bu sistem içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 çarpma arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin kalbi kendi yumruğu büyüklüğündedir. (Ref: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kalp)
Günlük ortalama 60-80 atım ile 9000 litre kanın dolaşım sistemi üzerine pompalanabilmesi için dolaşım sisteminin sağlıklı olması beklenir. Damarlardaki daralma (ateroskleroz) söz konusu olduğunda %3 daralmanın kalp üzerinde %1 yük artışına neden olacağı ve aynı miktarda kanı pompalayabilmek için %1 daha fazla atıma ulaşmak zorunda kalacağı öngörülebilir.(2) Konuya mekanik bakış dışında; hormonal dengeler açısında da bakılarak daha detaylı bir inceleme yapılabilir.
Varsayımsal sağlıklı insanın, kalp atım sayısını arttırabilecek etmenlerin uzun süreli olması durumunda; etkileri, yaşamsal süre üzerinde görülecektir. Kalp atım sayısına etki eden psikolojik etmenler aşağıda sıralanmıştır. Fiziksel etmenler ise, yüksek tempolu sportif aktivite olarak sayılabilir. Örneğin ritmik yokuş tırmanan bir bisikletçinin kalp atım sayısı 160 - 180 aralığında gerçekleşir.
Psikolojik etmenler :
Stres, korkular, endişe, heyecan, acelecilik, aşk, sabırsızlık, aşırı sinirlilik, tüm depresyon çeşitleri, huzursuzluk hali, baskı altında olma ve olumsuz çevresel faktörlerin reflektif etkileri (savaş, saldırı, terör, doğal afetler vb.)
Beslenme ve yaşamsal alışkanlıkların sonucu koroner tıkanma %50'ye ulaştığında; literatür olarak %30'u geçtiğinde yukarıdaki tablo işlevsiz kalır. Konu, koroner kalp rahatsızlığı olarak ele alınmalıdır. Pıhtı kopması sonucu anlık ölümle sonuçlanabilecek soruna dönüşmüştür. Bu ve benzeri rahatsızlıklar hesaplama haricidir.
Sonuç:
Hesaplamada referans olarak bir insanın ömrü boyunca kalp kasının atım miktarı alındığında; atım sayısı arttıkça zaman fonksiyonu azalır. Atım sayısı azaldıkça zaman fonksiyon değeri artar. Alt bir değer olan 40 atım/dak. sınır kabul etmekle birlikte, insan ömrü ve kalp atım sayısı ters orantılıdır. Kalbin atım miktarının artmasına neden olan etmenler; atım sayısını arttırır ve zaman fonksiyon değerini azaltır. Bu etmenler yukarıda genel hatlarıyla sayılmıştır. Etmenlerin etkisinin ortadan kalkması, atım sayısını düşüreceğinden, zaman fonksiyon değeri artar; başka bir deyişle insan ömrü rölatif olarak uzar. Paradoksal tartışma :
Yoğun sportif aktiviteler kalp atım sayısını arttırarak zaman fonksiyonunu azaltmakla birlikte; dinlenme zamanında atletlerin kalp atım sayısının 40-50 atım/dak civarında olması paradoksal bir sonuç oluşturur.
Referanslar :
1 - Global Health Observatory (GHO) data
http://www.who.int/gho/mortality_burden_disease/life_tables/situation_trends/en/
Average Life Span Expectancy Chart - How Long Will I Live
http://www.disabled-world.com/calculators-charts/life-expectancy-statistics.phpLife expectancy
https://en.wikipedia.org/wiki/Life_expectancyHeart Rate: What is a Normal Heart Rate? http://www.medicalnewstoday.com/articles/235710.php
What is a Normal Heart Rate?
By Bahar Gholipour, Staff Writer |
All About Heart Rate (Pulse)
http://www.heart.org/HEARTORG/Conditions/More/MyHeartandStrokeNews/All-About-Heart-Rate-Pulse_UCM_438850_Article.jsp2 - Increased heart rate and atherosclerosis: Potential implications of ivabradine therapy
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3082732/Sunday, 5 June 2016
Şans kapıyı bir kez çalar
Şans kapıyı bir kez çalar derler. Aslında bu oldukça doğru bir ifadedir. Çünkü insanın yaşamı boyunca şans diye tarif ettiğimiz mükemmel bir şey yaşamınız boyunca bir kez başınıza gelir. Bunun dışında yaşam, inişleri ve çıkışları ile bir mücadeleler bütünüdür.
Şans tüm yaşamınız boyunca umut edip, beklediğiniz zamanda karşınıza çıkmaz. Bu daha çok Murphy kanunu gibidir. Aksine, tam beklemekten, umut etmekten vazgeçtiniz anda karşınıza çıkagelir. Eğer duanız, umut ettiğiniz, beklediğiniz ya da aramış olduğunuz şey/kişi karşınıza çıktığında; işleri ağırdan alırsanız ya da bazı şeyleri yoluna koymak gibi bir çabaya girişirseniz; ne yazık ki şans ikinci kez kapınızı çalmaz. Hiç beklemediğiniz anda geldiği gibi hiç ummadığınız şekilde uçup gider. Çoğu insanın ölürken ya da yaşlandığında pişmanlık duyarak anlattıkları öyküler bunun üzerinedir. Ellerinde imkan olmuştur. Ama onlar o imkanı kullanmak ve değerini bilmek yerine ya farklı yönlere gitmeyi seçmişlerdir ya da hayatlarındaki bazı düzenlemeleri yapmak gibi bir saçmalığa girişmişler ve ellerindeki şansı yitirmişlerdir. Geri kalan yaşamları boyunca tekrar bu şansın karşılarına çıkmasını ya da tekrarlanmasını umut etmiş olmalarına karşın ne yazık ki bu bir daha hiç olmamıştır. Gerisi alaca karanlık kuşağının griliğidir!
Siz siz olun eğer umut ettiğiniz, beklediğiniz ya da dua ettiğiniz şey gün olur da hiç beklemediğiniz; sizce şartların hiç uygun olmadığı bir anda kapınızı çalarsa mutlaka ona dört elle sarılın ve bir daha asla bırakmayın. Yoksa bir daha şans kapınızı çalmayacaktır. Ha, eğer o şansın kıymetini bilip elinizde tutmayı başaramadıysanız ya da aptallık edip düzenlemelere kalkıştıysanız ki mutlaka elinize yüzünüze bulaştırmışsınızdır ve kapınız ikinci kez çalınıyorsa; kesin Azraildir; ölü taklidi yapın.
Sevgiyle ve şansla kalın.
Tuesday, 26 April 2016
Ne zaman özleriz?
Ne zaman özleriz? Bazen uzun zaman görmediğimiz birini özlediğimizi hissederiz. Neden?
Çok hareketli bir yaşam içinde, çalışıyor, akşamları arkadaşlarınızla eğlenceli zaman geçiriyorsanız, geziyor, eğleniyorsanız; bu durumdan memnun ve mutlu olduğunuzu hissediyorsanız, uzun zamandır görmediğiniz kişiyi anımsamazsınız. Arada kısa durgun zamanlarda aklınıza gelse dahi tam bir özlem hissetmezsiniz.
Fakat bu hareketli ve neşeli yaşamınız bir nedenle kesintiye uğrayacak olursa ya da hareketli yaşamınız sizi eskisi kadar mutlu etmiyor ve neşelendirmiyorsa; işte bu durumda zihin refleks olarak daha mutlu hissettiği anları, dolayısıyla anıları arama eğilimi gösterir. Şimdiki zamanla geçmiş anılarını karşılaştırır. Serotonin seviyesini koruma eğilimi olarak tarif edebiliriz. Bu noktada zihin aradığı anılar içinde mutlu olduğu zamanları tespit eder. Böylece o anlara bağlı anıları çağırma yani anımsama eğilimi gösterir. İlgili anılardaki kişiler hafızamızda belirir. (Beyin dinamik bir yapıdadır; bu nedenle anımsama oldukça karmaşık bir işlemler bütünüdür. Beynin çok farklı noktalarına kayıt edilmiş verilerin çağrılması ve bir bütün hale getirilmesi aslında başlı başına ayrı bir konudur.) Onlarla veya o kişiyle mutlu hissettiğimiz anılar canlanmaya başlar. İşte bu nokta özleme duygusunu hissetmemize neden olur. (Serotonin seviyesinin tetiklemesiyle amigdala üzerinde özlem duygusu olarak hissettiğimiz nörorolojik kimyasal işlemler bütünüdür.) Yeniden o kişiyle birlikte geçirilecek zamanın yine sizi eskisi gibi mutlu edeceğini varsayarsınız.
Özleme duygusunun sizi, o kişiye ulaşma ve aramaya yönlendirdiğini fark edersiniz. Teknik detaylara girilmeden özetlendiğinde görüldüğü gibi çok karmaşık değildir. Serotonin seviyesini koruma eğiliminin, durağan zamanlardaki yan etkisidir. Yaşlı bireylerin gençlik zamanlarını özlemeleri, anılar içinde sürekli gezinti halinde olmaları da bu yüzdendir.
Eğer mutlu ve iyi bir çocukluk dönemi geçirmişseniz ancak şimdiki yaşantınızdan memnun değilseniz, çocukluk günlerinizi özlemeniz de aynı nedenledir.
Sevgiler
Monday, 21 March 2016
Phantom Sendromuna yeni yaklaşımlar..
Aşağıda okuyacaklarınız Phantom Sendromu olarak bilinen hayalet uzuv sendromu üzerine geliştirilmiş çok yeni bir teoridir.
Savaşlarda uzuvlarını kaybeden insanların, yıllar sonra bile hekimlere olmayan uzuvları ile ilgili şikayetleri kayıt edilmiştir. Kimisi olmayan ayak ve bacaklarındaki ağrılardan; kimisi ise olmayan parmaklarının kaşıntı şikayetleri ile başvurmuşlardır. Bu duruma phantom sendromu denilir. Phantom ayak, phantom el gibi.. yani hayalet ayak, hayalet el..
Kendimizi ve çevremizi reseptörlerimiz ile algılarız. Örnek verecek olursak, kokuları burnumuzla algıladığımızı biliriz ancak durum biraz daha karmaşıktır. Burnumuzdaki her bir hücrenin farklı kokuları algılama özelliği vardır. Matriks olarak çalıştıklarında karmaşık kokuları yani birden fazla özelliğe sahip kokuları algılarız. Gözlerimiz ise; ışık ve renkleri algılamak üzere farklı hücrelerden oluşmuştur. Fotoreseptörler, Bipolar hücreler, Ganglion Hücreleri gibi. Örneğin Çubuk ve koni olmak üzere iki farklı fotoreseptör hücrelerimiz vardır. Fotoreseptör hücreleri görünür ışığı dalga boyuna (350-700nm) elektromanyetik spekturumdaki rengine göre elektrik enerjisine çevirir. Bu uyarı retinada yer alan ganglion hücreleri tarafından optik sinirler ile beyindeki görme merkezine (oksipital lob) ulaştırılır. Çubuk hücreleri, koni hücrelerin tersine renklere karşı duyarlı değildir. Daha az aydınlık ortamlarda görmemizi sağlarlar. Bipolar hücreleri ise göz ile beyin arasında bir tür iletişim kanalını organize eden hücrelerdir. Bunların dışında nöral hücreler tarafından doldurulmamış bölgeleri dolduran destekleyici hücreler vardır. Ayrıca tat, sıcak ve soğuk verilerini beyine ileten farklı hücrelerimiz vardır.
Eğer reseptörümüz yoksa dış veriyi ya da ilgili organdaki veriyi beynin (parietal, oksipital, temporal, serebellum lobların) algılama imkanı yoktur.
Göz algısı uzvun olmadığını söylese bile, beyin o uzvun yerinde olduğunu varsaydığından, reseptör algısı olmadığı halde sinyal (ectopic impuls) göndermeye devam ettiğini varsayar. Bu durum tamamen beynin durumu kabul etmesi ve temporal jirus nöronlarındaki kayıtların işlenmesine bağlıdır. Ancak bundan sonra ağrı, kaşıntı şikayetleri kesilir. Bunun için uygulanan yöntemler ise çok yenidir. 2007 ve sonrasında yapılan araştırmaların sonuçları değerlendirilerek geliştirilmiş tedavi yöntemleridir. Bunların içinde en ilgili çekici olanı aylanama (mirroring) tekniğidir. Bu yöntemde kişi, sağlıklı elinin veya ayağının bir aynada hareket ettirmesi ile yansıyan görüntünün birey tarafından olmayan el veya ayağının hareketi olarak algılaması sağlanır; ancak bilinç (Frontal) seviyede o uzvun olmadığını bilmesine rağmen birey izlediği görüntünün hayalet eli veya ayağı olduğunu düşünür. Bu sürecin devam ettirilmesi sonucunda bilinç seviyesindeki bilginin parietal jiruslara kayıt edilmesi tetiklenir. Kayıt tamamlandıkan sonra phantom sendromunun ortadan kalktığı izlenmiştir.
Teori olan fenomen ise; bu tekniğin bir yakınını kaybetmiş ya da çok sevdiği, aşık olduğu eşinden, sevgilisinden ayrılmış insanlara uyarlanmasıdır.
Ölüm veya ayrılık genelde planlı bir durum değildir. İnsanların frontal lobları (ruh hali, duygusallık,bağlılık, sevgi seviyesi) veya eğitim seviyeleri farklı olabilir. Hassasiyet, duygusal zeka veya duygusal bireylerin (ki bu tanımların detaylarına burada girmeyeceğim) ayrılık veya ölümden etkilenmeleri daha fazla olur. Terk edildiklerine inanırlar. Terk edilme duygusu, durumun kabullenme aşamasını zorlaştırır. Hayatları alt üst olabilir. Bu durumun yaratacağı duygusal karmaşa ve yalnızlıkla baş edemeyebilirler. Bilinçli olmadan, ölen veya ayrıldığı kişiye karşı duydukları sevgi duygusu yerini kızgınlık, nefrete bırakabilir. Daha ileri durumda alkol vb. sorunlarının baş göstermesi olasılığı görülebilir.
Bir yakınını kaybetmiş insanların duruma adapte olmaları yine aynı bakış açısıyla kaybedilen uzuv gibidir. Semantik hafıza durumu kavrayabilse bile jirus nöronları gibi temporal lob nöron kayıtları ve ilgili anıların kayıt edildiği episodik hafızanın yeni kayıtları kayıt etmesine bağlı olsa bile beynin yeni durumu kabul edene dek; ses, koku, yer, görüntü gibi stimuluslar nedeniyle indekslenmiş bilgiye ulaşması durdurulamaz. Bu veriler daha önce kayıt edilmiş hatıralardır. Hatıraların her seferinde tetiklenmesi kişinin, kaybını anımsamasına ve ağrı hissetmesine neden olmaya devam eder. Ciddi ayrılıklar da birey tarafından ölüm gibi algılanır. Ölen kişiye tekrar ulaşmanın bir yolu yoktur. Bazı ayrılıklarda da ayrılan kişilerin birbirlerine ulaşma imkanları yoktur. Genelde birey kendini yorma, uyku veya yerine başkasını koyma eylemine girişir. Fakat kısa dönemde bu yöntem etkili oluyormuş hissi verse bile uzun dönem çözümü oluşturmaz. Ayrıca yanlış bir yöntem olduğu tespit edilmiştir. Sorunun derinleşmesine ve farklı kişilik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olduğu gözlenmiştir. Örneğin ayrıldığı eşinin yerine başka birini acilen koymaya çalışan bireylerin, daha başarısız bir ilişki yaşadıkları ve öz güven kaybına neden oldukları gözlenmiştir. Bireyin öz güvenini yitirmeye başlaması çok farklı kişilik - psikolojik sorunlara neden olmaktadır. Fakat psikolojik destek almayan ya da eğitimsiz bireylerin, çözümü bu yolla halledemeyeceğini anlayana dek tekrar ettikleri gözlenir.
Çözümün ilk aşaması kabullenmedir.
Kabullenme kelime olarak basit görülse de; izlenecek yöntem ve teknikler bakımından karmaşıktır. Kalıcı bir kabullenme, altı ay ve bazı kişilerde daha uzun sürebilir. Bu dönemde eski kayıtların etkisizleştirilmesi, tetikleyici (stimuluslara) uyaranlara duyarsızlaşma zaman alıcı ve prosedür olarak tam ve doğru izlenmesi gereken bir süreçtir. Temporal nöron kayıtlarının güncellenmesi, aylanama (mirroring) tekniğinin uygulanması; içine kapanma veya duyguların bastırılmasının engellenmesi ile mümkün olabilir. Diğer bir deyişle, eski ve yeni tekniklerin birlikte kullanılması fikrine dayanmaktadır. Duygularınızdan korkmayın; açığa vurun. Gizlemeyin. Bastırmayın. Ya da yerine koyma yöntemini asla denemeyin tekniklerinin yaşanılan sorunun (ağrıların-acıların) çözümüne dair farkındalığın arttırılması yöntemine ek olarak; daha fazla tetikleyici stimulusa neden olacak mirroring yöntemi ile farkındalığın (bilinç halinin) hızlandırılması temporal seviyede - episodik - semantik kayıtların birbiriyle link veya farklı bir deyişle birbiriyle etkileşiminin arttırılması ile mümkün olabilecektir.
Öte yandan beynin bu durumu çözümlemesi oldukça karmaşıktır. Her tetiklemenin bir dizi elektriksel - kimyasal tepkimeye neden olacağından bireyin yorgun düşeceğinin ve ayrıca inançların ve semantik seviyede daha önce öğrenilmiş bilginin direnç oluşturacağı gözden kaçırılmamalıdır. Buradaki sorun, episodik hazıfaya yeni kayıtlar işlemek değil aksine semantik hafızanın tetiklenmesine bağlıdır. Anımsama-öğrenme(farkındalık) ve hafızadaki ağrılı duyguların serbest bırakılması sürecinin yorucu olabileceğinin unutulmaması gerekir.
Saturday, 23 January 2016
Kadın ile Erkek Eşit midir?
Batıdan doğuya, kuzeyden güneye dünya üzerindeki çeşitli basın ve televizyon yayınlarında kadın hakları savunucuları ile ilgili haberleri okuyup, izliyorum. Bu haber ve yayınları gördükçe üzüntü ve kızgınlık hissediyorum. Kadın hakları savunucuları.. kadınlar erkekler ile eşit midir? Birçoğunda tartışılanlara inanmak bile istemiyorum. Erkek kadın ile eşit miymiş.. Kadınların erkekler kadar hakları olmalıymış.. Egemen olan erkeğin kadınlara haklarını vermesi için ciddi savunucuları varmış ve bu çok değerli insanlar sayesinde bazı gelişmeler elde edilmiş. Gerçekten inanmakta zorluk çekiyorum!
21. yüzyıldayız. İlk insan türünün (homo sapien) Afrika'da bulunmasının ardından 200.000 yıl geçmiş. İnsan, tarımı kullanmaya başlayalı 12000 yıl olmuş. Tüm kaynaklarda insan (human - human being - homo sapien) olarak kayıt edildiğini okursunuz. Kadın ya da erkek diye tanımlanmamıştır. Gezegen üzerindeki tek insan türü bizleriz. Tanımlama kadın insan ya da erkek insan değildir. Birgün uzak galaksilerden ziyaretçilerimiz olduğunda ve bizlerin halen kadın-erkek haklarını tartıştığımızı öğrendiklerinde sanırım ya bizler için ciddi üzüntü hissedecekler ya da gülme krizine gireceklerdir. Bunu tahmin etmek sanırım kahinlik olmasa gerek. Onca yolu geldik ama salak mı salak bir cins bulduk diye merkezlerine rapor edeceklerdir. Muhteşem bir gezegende yaşıyorlar, doğası ve üzerindeki bitki-hayvan çeşitliliği inanılmaz mükemmellikte. Ekosistemi hayranlık duyulacak seviyede. Fakat tek bir tür var ki; üzerindeki diğer canlı türleri ile karşılaştırılamayacak derecede aptal. Kendilerine kadın insan-erkek insan diyorlar.. Yaptığımız inceleme sonucunda 200.000 yıldan uzun süredir bu gezegen üzerinde yaşadıklarını tespit ettik ama hala kendi türlerini tanımlamayı ve kendi haklarını açıklamayı becerememişler. Bir arada nasıl yaşayabildiklerini şaşkınla izliyoruz. En çok sevdikleri şey; savaşmak, birbirlerini öldürmek, anlayamadığımız bir konuyu; köle olarak tarif ettikleri bir kavramları var, "birbirlerini kullanmak", birbirlerine eziyet etmek, muhteşem gezegenlerinin içine etmek, miskinlik içinde yan gelip yatmak, top dedikleri dairesel bir cisim peşinde koşmak, birbirlerini aldatmak, yalan ve hırsızlık dedikleri yine bilmediğimiz kavramlara sahipler; biz henüz bu kavramlarını anlayabilmiş değiliz ama üzerinde çalışıyoruz.
Sevgili merkez, çalışmalarımızı yakında tamamlayacağız ancak şunu not düşmek isteriz ki; tüm galaksilere ortak bir mesaj geçerek, bu gereksiz aptal türün araştırılmasının zaman kaybından başka birşey olmayacağını ve bu sektörde zaman kaybetmemelerini yayınlamak faydalı olacaktır.
21. yüzyıldayız. İlk insan türünün (homo sapien) Afrika'da bulunmasının ardından 200.000 yıl geçmiş. İnsan, tarımı kullanmaya başlayalı 12000 yıl olmuş. Tüm kaynaklarda insan (human - human being - homo sapien) olarak kayıt edildiğini okursunuz. Kadın ya da erkek diye tanımlanmamıştır. Gezegen üzerindeki tek insan türü bizleriz. Tanımlama kadın insan ya da erkek insan değildir. Birgün uzak galaksilerden ziyaretçilerimiz olduğunda ve bizlerin halen kadın-erkek haklarını tartıştığımızı öğrendiklerinde sanırım ya bizler için ciddi üzüntü hissedecekler ya da gülme krizine gireceklerdir. Bunu tahmin etmek sanırım kahinlik olmasa gerek. Onca yolu geldik ama salak mı salak bir cins bulduk diye merkezlerine rapor edeceklerdir. Muhteşem bir gezegende yaşıyorlar, doğası ve üzerindeki bitki-hayvan çeşitliliği inanılmaz mükemmellikte. Ekosistemi hayranlık duyulacak seviyede. Fakat tek bir tür var ki; üzerindeki diğer canlı türleri ile karşılaştırılamayacak derecede aptal. Kendilerine kadın insan-erkek insan diyorlar.. Yaptığımız inceleme sonucunda 200.000 yıldan uzun süredir bu gezegen üzerinde yaşadıklarını tespit ettik ama hala kendi türlerini tanımlamayı ve kendi haklarını açıklamayı becerememişler. Bir arada nasıl yaşayabildiklerini şaşkınla izliyoruz. En çok sevdikleri şey; savaşmak, birbirlerini öldürmek, anlayamadığımız bir konuyu; köle olarak tarif ettikleri bir kavramları var, "birbirlerini kullanmak", birbirlerine eziyet etmek, muhteşem gezegenlerinin içine etmek, miskinlik içinde yan gelip yatmak, top dedikleri dairesel bir cisim peşinde koşmak, birbirlerini aldatmak, yalan ve hırsızlık dedikleri yine bilmediğimiz kavramlara sahipler; biz henüz bu kavramlarını anlayabilmiş değiliz ama üzerinde çalışıyoruz.
Sevgili merkez, çalışmalarımızı yakında tamamlayacağız ancak şunu not düşmek isteriz ki; tüm galaksilere ortak bir mesaj geçerek, bu gereksiz aptal türün araştırılmasının zaman kaybından başka birşey olmayacağını ve bu sektörde zaman kaybetmemelerini yayınlamak faydalı olacaktır.
Friday, 22 January 2016
Düşünme,tartışma ve aşk.
Aslında bakarsınız başlığı biraz konuyla ilintili olduğu için biraz da ilgili çekici olması bakımından düşünme,tartışma ve aşk olarak koydum.
Bugün tartışmak istediğim konu : düşünme,tartışma, bilinç ve bilinç dışı eylemler (davranışlar).
Daha önceki yazılarımda bilinç ve bilinç dışı davranışlara değinmiştim. Bugün biraz daha derinlemesine değerlendireceğim.
Toplumumuzda düşünme ve tartışma konusu genellikle kişinin bilinç altını tetikleyen bir yarışma ve kazanma olarak algılanmaktadır. Ortadaki konu ne olursa olsun, tartışmayı kazanma ve yenilmeme; bir tür güç ve karakterin sahnelenmesi noktasına götürülerek; kazanmayı ya da en azından yenilmemeyi hedeflemektedir. Bu ise; bizi herhangi bir yere ya da gelişmeye götürmemektedir. Batı düşünme biçimi ve biliminin ilerlemesinin altında yatan ise; konuyu tartışırken proses (süreçlere) ayırma tekniği kullanmalarından kaynaklanmaktadır.
Bir örnek vererek devam edelim. Örneğin; marka bilinirliği konusunda bir tartışma yaptığınızı düşünelim. Aslında konuyu detaylandırarak marka bilinirliğinin detaylarını konuşup tartışmanız gerekirken, birden biri konuyu satışa bağlayıp; marka bilinirliği olmadan da satışın başarılı olduğunu anlatmaya başladığını ve odadaki herkesin satışa odaklanmaya başladığı için marka bilirliğinin önemsizleştirildiğini fark etmeye başlarsınız. Bu bir tür; etkileme tekniğidir. Daha etkili bir giriş ve karşılaştırma ile; tartışılmakta olan konu önemsizleştirilir ve ne işe yarar soruları sorulmaya başlar. Sonuçta marka bilinirliği konusu rafa kaldırılmış; markanın bilmesine gerek olmadan satışın çok başarılı yapılabileceği teorisi kabul görmüştür. Gerçek hayatta ise; marka bilirliği olmadan satışın arttıralamadığı anlaşıldığında; teorinin çalışmadığını deneyimlemiş oluruz.
Oysa herhangi bir konunun tartışılması; konu bütünlüğü içinde kalınarak, farklı konulara ya da alt-üst yandaş konulara geçmeden ana konunun tüm süreçlerinin düşünülmesi-sorgulanması-araştırılması ve bunun sonucu olarak değerlendirildikten sonra gerekiyorsa; alt-üst yandaş konulara ya da ters teorilere geçilmesi süreçsel (bir anlamda bilimsel) düşünme yöntemidir.
Tartışmadaki amaç; orijinde kalarak konuyu düşünmek-sorgulamak-araştırmak ve sonuçlara varmaktır. İkna etmek ya da ikna edilmek gibi bir amaca sahip değilizdir. Amacımız; ne yarışmak; ne karakter sahnelemek ne de çok zeki bir konuşmacı olduğumuzu kanıtlamaktır; oysa asıl amacımız konuyu detaylandırarak değerlendirmektir. Bu beklenmeyen davranışlar; genellikle bilinç dışı davranışlardır. Bilinç dışı bir tepkiyle kişi; karşılaştığı düşünceyi düşmanı olarak algılayıp ona saldırmaktadır. Ya da buna neden; konuyu ortaya atan kişiye karşı olan bilinç dışı duygularımız veya ön yargılarımız olabilir.
Bilinç ve Bilinç Dışılığın neler olduklarına bakalım.
Bilinç Dışı
Id = en ilkel, vahşi bölüm (acıkınca yemek isteyen, susayınca su isteyen, cinsel istek duyunca bunu en hızlı yolla karşısına çıkan ilk ihtimal kişi ile gidermek isteyen bölüm
Super Ego = Öğrenilmiş değerler, ahlak, gelenekler, din, toplumsal baskı, mahalle baskısı vs.sahip bölüm
Ego = Bilinç dışındaki Id ve Super Ego arasında çalışan ve Id'in ilkel istekleri ile Super Ego'nun ahlaki-geleneksel baskısından kaynaklanan çatışmaların arasını bulup mantıksal kabul edilebilirlik haline getiren bölüm.
Bunların en üzerinde ise bilinç bölümü vardır. Bilinç duyu organlarını, akıl ve öğrenilmiş bilgiyi mantık,sezgi,sorgulama,danışma,araştırma seviyelerinde kullanır.
Örneğin çok dindar birinin id bölümü pornograrif yayınları merak ederek, görmek istesin. Süper Ego, hemen devreye girecektir. Dinsel ve ahlaki açıdan bunu yapmasının yanlış olduğunu söyleyerek Id'i durdurmaya çalışacaktır. Bu durum içsel çatışmaya neden olacağından devreye Ego girecek ve mantıklı bir anlaşma yolu bulmaya çalışacaktır. Ve Id'in isteği ile Süper Ego'nun ortaklaşa anlaşabilecekleri bir anlaşma sunacaktır. Pornografi, bir düşmandır ve düşmanını tanımak ve ne olduğunu bilmek zorundasın ki onunla savaşabilesin yaklaşımı ile gelecektir. Bu durumda Süper Ego, düşmanın tanınması için, Id'in pornografi izlemesine izin verecektir. Bu anlaşma her iki bölümü memnun edeceğinden; kişi farkına varmadan bu fikri benimseyecek ve kolaylıkla pornografiyi izlemeye başlayacaktır. Ancak bilinç devreye girdiğinde; hey sen ne yapıyorsun sorusu ile kişiyi uyandıracaktır. Ardından sorularını yöneltecektir. Amacın nedir? Bunu neden yapıyorsun? Neye ulaşmaya çalışıyorsun? Ne öğreniyorsun? Nerede kullanacaksın gibi.. yığınla sorgulama yöneltecek; kişinin yapmakta olduğu eylemin farkındalığını arttırmaya çalışacaktır.
Düşünme ve tartışma; bilinç seviyesinde, konunun orijininde kalarak ve süreçlere ayırarak yapılması gereken bir eylem olması gerekirken; ne yazık ki Id'leri ya da ego'ları ile konuya dahil olan insanlarla karşılaşırız. Çoğunlukla; bilinçleri ile konuya dahil olmayan kişileri kolaylıkla ikna ettiğine şahit oluruz. Siz; süreçte kalmak için mücadele verseniz de; sürecin çoktan rafa kaldırıldığını ve saçma sapan akıl dışı noktalara doğru kaymaya başladığını görürsünüz. Öyle ki; çok ciddi değerlendirilmesi gereken sosyo-politik konuları tartışan millet vekillerinin, milliyetçilik ya da birbirlerine saldırıda bulunacak kadar ileri giderek; asıl konuyla uzak yakın ilgisi olmayan konuları tartışmaya ve hatta kavgaya vardırdıklarını izlersiniz. Ya da haftalık satış toplantısının nasıl futbol takımı tartışmasına dönüştüğüne şaşar kalırsınız. Veya eşlerin tatil planı yaparken nasıl yıllar öncesindeki bir aile toplantısındaki bir anlaşmazlığa döndüklerini gülümseyerek izlersiniz.
Düşünürken ve tartışırken; asıl amacın konunun orijinde kalarak; tüm süreçleri ile değerlendirmek, araştırmak olduğunu aklınızda tutmaya çalışın.
Sevgiyle kalın..
Bugün tartışmak istediğim konu : düşünme,tartışma, bilinç ve bilinç dışı eylemler (davranışlar).
Daha önceki yazılarımda bilinç ve bilinç dışı davranışlara değinmiştim. Bugün biraz daha derinlemesine değerlendireceğim.
Toplumumuzda düşünme ve tartışma konusu genellikle kişinin bilinç altını tetikleyen bir yarışma ve kazanma olarak algılanmaktadır. Ortadaki konu ne olursa olsun, tartışmayı kazanma ve yenilmeme; bir tür güç ve karakterin sahnelenmesi noktasına götürülerek; kazanmayı ya da en azından yenilmemeyi hedeflemektedir. Bu ise; bizi herhangi bir yere ya da gelişmeye götürmemektedir. Batı düşünme biçimi ve biliminin ilerlemesinin altında yatan ise; konuyu tartışırken proses (süreçlere) ayırma tekniği kullanmalarından kaynaklanmaktadır.
Bir örnek vererek devam edelim. Örneğin; marka bilinirliği konusunda bir tartışma yaptığınızı düşünelim. Aslında konuyu detaylandırarak marka bilinirliğinin detaylarını konuşup tartışmanız gerekirken, birden biri konuyu satışa bağlayıp; marka bilinirliği olmadan da satışın başarılı olduğunu anlatmaya başladığını ve odadaki herkesin satışa odaklanmaya başladığı için marka bilirliğinin önemsizleştirildiğini fark etmeye başlarsınız. Bu bir tür; etkileme tekniğidir. Daha etkili bir giriş ve karşılaştırma ile; tartışılmakta olan konu önemsizleştirilir ve ne işe yarar soruları sorulmaya başlar. Sonuçta marka bilinirliği konusu rafa kaldırılmış; markanın bilmesine gerek olmadan satışın çok başarılı yapılabileceği teorisi kabul görmüştür. Gerçek hayatta ise; marka bilirliği olmadan satışın arttıralamadığı anlaşıldığında; teorinin çalışmadığını deneyimlemiş oluruz.
Oysa herhangi bir konunun tartışılması; konu bütünlüğü içinde kalınarak, farklı konulara ya da alt-üst yandaş konulara geçmeden ana konunun tüm süreçlerinin düşünülmesi-sorgulanması-araştırılması ve bunun sonucu olarak değerlendirildikten sonra gerekiyorsa; alt-üst yandaş konulara ya da ters teorilere geçilmesi süreçsel (bir anlamda bilimsel) düşünme yöntemidir.
Tartışmadaki amaç; orijinde kalarak konuyu düşünmek-sorgulamak-araştırmak ve sonuçlara varmaktır. İkna etmek ya da ikna edilmek gibi bir amaca sahip değilizdir. Amacımız; ne yarışmak; ne karakter sahnelemek ne de çok zeki bir konuşmacı olduğumuzu kanıtlamaktır; oysa asıl amacımız konuyu detaylandırarak değerlendirmektir. Bu beklenmeyen davranışlar; genellikle bilinç dışı davranışlardır. Bilinç dışı bir tepkiyle kişi; karşılaştığı düşünceyi düşmanı olarak algılayıp ona saldırmaktadır. Ya da buna neden; konuyu ortaya atan kişiye karşı olan bilinç dışı duygularımız veya ön yargılarımız olabilir.
Bilinç ve Bilinç Dışılığın neler olduklarına bakalım.
Bilinç Dışı
Id = en ilkel, vahşi bölüm (acıkınca yemek isteyen, susayınca su isteyen, cinsel istek duyunca bunu en hızlı yolla karşısına çıkan ilk ihtimal kişi ile gidermek isteyen bölüm
Super Ego = Öğrenilmiş değerler, ahlak, gelenekler, din, toplumsal baskı, mahalle baskısı vs.sahip bölüm
Ego = Bilinç dışındaki Id ve Super Ego arasında çalışan ve Id'in ilkel istekleri ile Super Ego'nun ahlaki-geleneksel baskısından kaynaklanan çatışmaların arasını bulup mantıksal kabul edilebilirlik haline getiren bölüm.
Bunların en üzerinde ise bilinç bölümü vardır. Bilinç duyu organlarını, akıl ve öğrenilmiş bilgiyi mantık,sezgi,sorgulama,danışma,araştırma seviyelerinde kullanır.
Örneğin çok dindar birinin id bölümü pornograrif yayınları merak ederek, görmek istesin. Süper Ego, hemen devreye girecektir. Dinsel ve ahlaki açıdan bunu yapmasının yanlış olduğunu söyleyerek Id'i durdurmaya çalışacaktır. Bu durum içsel çatışmaya neden olacağından devreye Ego girecek ve mantıklı bir anlaşma yolu bulmaya çalışacaktır. Ve Id'in isteği ile Süper Ego'nun ortaklaşa anlaşabilecekleri bir anlaşma sunacaktır. Pornografi, bir düşmandır ve düşmanını tanımak ve ne olduğunu bilmek zorundasın ki onunla savaşabilesin yaklaşımı ile gelecektir. Bu durumda Süper Ego, düşmanın tanınması için, Id'in pornografi izlemesine izin verecektir. Bu anlaşma her iki bölümü memnun edeceğinden; kişi farkına varmadan bu fikri benimseyecek ve kolaylıkla pornografiyi izlemeye başlayacaktır. Ancak bilinç devreye girdiğinde; hey sen ne yapıyorsun sorusu ile kişiyi uyandıracaktır. Ardından sorularını yöneltecektir. Amacın nedir? Bunu neden yapıyorsun? Neye ulaşmaya çalışıyorsun? Ne öğreniyorsun? Nerede kullanacaksın gibi.. yığınla sorgulama yöneltecek; kişinin yapmakta olduğu eylemin farkındalığını arttırmaya çalışacaktır.
Düşünme ve tartışma; bilinç seviyesinde, konunun orijininde kalarak ve süreçlere ayırarak yapılması gereken bir eylem olması gerekirken; ne yazık ki Id'leri ya da ego'ları ile konuya dahil olan insanlarla karşılaşırız. Çoğunlukla; bilinçleri ile konuya dahil olmayan kişileri kolaylıkla ikna ettiğine şahit oluruz. Siz; süreçte kalmak için mücadele verseniz de; sürecin çoktan rafa kaldırıldığını ve saçma sapan akıl dışı noktalara doğru kaymaya başladığını görürsünüz. Öyle ki; çok ciddi değerlendirilmesi gereken sosyo-politik konuları tartışan millet vekillerinin, milliyetçilik ya da birbirlerine saldırıda bulunacak kadar ileri giderek; asıl konuyla uzak yakın ilgisi olmayan konuları tartışmaya ve hatta kavgaya vardırdıklarını izlersiniz. Ya da haftalık satış toplantısının nasıl futbol takımı tartışmasına dönüştüğüne şaşar kalırsınız. Veya eşlerin tatil planı yaparken nasıl yıllar öncesindeki bir aile toplantısındaki bir anlaşmazlığa döndüklerini gülümseyerek izlersiniz.
Düşünürken ve tartışırken; asıl amacın konunun orijinde kalarak; tüm süreçleri ile değerlendirmek, araştırmak olduğunu aklınızda tutmaya çalışın.
Sevgiyle kalın..
Aklımdakileri anlatmayı seçiyorum..
Nasıl bir başlık koymalı diye düşünüyorum. Eğer bugün ele alacağım konunun ana fikrini anlatan bir başlık atmak istesem; çok sıkıcı ya da belki de ilgi çekici olmayacak. Öfff..bunu okumaya ne gerek var ön yargısı okura ulaşmayı zorlaştıracak. Eğer ilgi çekici ve etkileyici, insanların genellikle ilgi duydukları bir konuya atıfta bulunan bir başlık koysam; bu kez de konu bütünlüğünü vermediğini düşüneceğim. Acaba nasıl bir başlıkla başlamalı? Bu kez konunun başlığını size bırakıp; aklımdakileri anlatmayı seçiyorum.
Bir insana kendi yaşamıyla ilgili bir soru soracak olursak; büyük olasılıkla kendini tanımlamayı es geçip, yaşamının nasıl olduğunu anlatmaya başlayacaktır. Harika bir yaşamım var; eşim, sevgilim, aşkım, çocuklarım, ailem diye konuya başlayıp; anlatmaya koyulacaktır. Bazı insanlar ise; istemediğim ancak yaşamak zorunda olduğum bir hayatı yaşıyorum diye anlatacaktır. Bir köküm yok; eşim, aşkım yok; yalnızım diye yakınacak ya da çok zor şartlar altında üç kuruş parayla yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum diyecektir. Yalnız olan insanların, tek başlarına var olmayı beceremediklerinden, arkadaşlar ya da sevgililer peşinde koştuklarını görürsünüz. Ya da birinin yanına sığındım diyenler olabileceği gibi; evimin kirasını denkleştirmekte çok zorlanıyorum diye devam edenler de olacaktır. Hatta yaşamım bombok diyenleri bile duyar gibiyim. Çok az insanın istediği hayatı yaşadığını ve yaşamından mutlu olduğunu anlatacağını kestirebiliyorum. Daha sonra ise; muhtemelen hayallerinden, dualarından, beklentilerinden bahsedecektir. Bazıları ise; artık hiçbir beklentim, umudum yok diye devam edecektir.
Birçok insan için yaşam, iyi bir gelir kaynağı ve mutlu bir hayattır. Mutluluk anlayışı her insana göre değişebildiği gibi; ortalama bir mutluluk anlayışı da vardır aslında. İyi bir eşi ve mümkün olduğunca az sorun çıkartan çocukları, evi, geleceğe dair fazlaca bir endişesi olmamak ortalama mutluluğun yanıtıdır. Kimilerine göre mutluluk, daha çok gezmek ya da daha çok aşk yaşamak ya da belki istediklerini her zaman yapabiliyor olmaktır. Bana göre ise; yaşamın anlamı ve mutluluğum, doğanın kendisi ve öğrenmektir. Yaşam, öğrendiğimiz bir yolculuktur bana göre.
Sosyoloji, psikoloji üzerine araştırmalar yaptığınızda; istatistiklere baktığınızda; insanın, kendini tanıma serüveni olan yaşamında; hayatına ve kendisine dair bu açıklamaları yaptıklarını bulabilirsiniz. Oysa yaşadığı ülkenin, sonra kentin ve kendi sorunları dışında başka bir bakış açısına sahip olmadıklarını görürsünüz. Düşünebildikleri en büyük düşünce, ekonomik-siyasal sistemler ve tuttuğu takımın o yıl uefa şampiyonlar ligindeki başarı ya da başarısızlıkları olacaktır. Toplamda insanların, çocuk peşinde, para peşinde, raketle-sopayla-elle-ayakla top peşinde koştuklarını öğrenirsiniz. Ne yaşadığı gezegenin ne de o gezegende yaşamı paylaştığı canlılar ile ilgili bir görüşü vardır. Genellikle klişe öğrenilmiş cümleler ile size yanıt verdiğine şahit olursunuz. Eğer hayvanlarla ilgili soru soracak olsanız; konuyu çiftliğindeki hayvanlara, hayvan haklarına ya da evinde beslediği kedi-köpeğe bağladığını dinlersiniz. Eğer bitkiler ile ilgili soru soracak olsanız; tarlasında, bahçesinde, balkonunda yetiştirdiği bitkileri dinlersiniz. Ya da sevgilisinin ona aldığı çiçekleri veya almasını umduğu fakat almadığı hediyelere bağladığına şahit olmak zorunda kalırsınız. Bazıları ise konuyu, evlilik yıl dönümünde tek başına sofrada nasıl eşini beklediğini; eşinin anımsamadığını ve üzüntüsünden içerek sarhoş olduğuna kadar götürür.
Siz, şey.. konumuz bitkilerdi.. diyecek olursunuz ama o kişi, size hayatının nasıl berbat olduğunu anlatmayı sürdürecektir. Zavallı sosyolog ve psikologların yaptıkları araştırma sonuçlarının nasıl da insanı hayrete düşürdüğüne şaşmamak gerekir. Bu araştırmaların bize anlattığı; egosunun tatmini ve kendi mutluluğundan ötesini düşünemeyen ortalama insanın; nasıl bir yaratığa dönüştüğünü kanıtlamaktan öte bir anlamı daha vardır.
Yapılan araştırmalar ve olasılık hesaplarının , 7 milyar dünya nüfusunun; 2030 yılında 8 milyarı ve 2050 yılında 9 milyarı aşacağı öngörülüyor. Bugün dünya nüfusunun %49'u besin bulma zorluğu çekiyor. Dünya üzerindeki tarımsal arazi toplam kara parçalarının %24'ü ve 2050 yılında %29 artacak olan toplam nüfusa karşın tarımsal arazi alanının %20'e azaldığına şahit olacağız. Bu demektir ki; azalan tarımsal arazi daha fazla insanı beslemek zorunda kalacaktır. Azalan temiz su kaynakları ve dünya atmosferinin sera etkisi altında ısınması ve ozon tabakasının ultraviyole ışınlarını süzememesinin, bitkilerin gelişim ve besin değerlerinin azalmasına neden olacağını da hesap edersek; insanın yaşam anlayışını, öğrenme seviyesini değiştirmek zorunda kalacağını kolayca görebiliriz.
Bazı komik kişilerin, besin hapları alarak devam edebiliriz demesi beni en çok güldüren konuların başında geliyor. Temelde bilmedikleri; bitkilerin tüm tarihi etkileyip, şekillendirdiği gibi; bugün elimizdeki teknolojiyi, bitkilerin ürettikleri ile elde ettiğimiz olduğu kadar hayvanların ve bizlerin besin, ilaç kaynaklarımız olduğu ve soluduğumuz havanın, dinlediğimiz müziğe her bir hammadde ve ürünün bitkilerin üretimi olduğudur. Herkesin bildiği en basit ağrı kesici-ateş düşürücü asprin, söğüt ağacından üretilmiştir. Söğüt ağacının ürettiği bir üründür. Araçların tekerleri kauçuk ağacının ürünüdür. Petrol, doğal gaz, kömür, elmas ağaçların ürünüdür sonuçta. Biyokimyasallar, Bio yakıtlar bitkilerin ürünüdür. Giyisilerimiz bitkilerin ürünüdür. Sentetik olarak elde ettiklerimiz dolaylı ya da dolaysız bitkilerin ürünüdür.
İnsanın yerleşik yaşama geçmesi ve evrimleşmesi tarım ile başlamıştır. Bunun başlangıcı doğal buğdaydır. Doğal buğdayı (wild wheat) besin olarak kullanmaya başlayan insan; tarımı; pamuk ve hayvanların derileri, yünleri ile giyisiyi öğrenmiştir.
Sözü çok daha fazla uzatmadan özetleyip tamamlamak istiyorum.
Bitkilerin ve hayvanların varlığı; biz insanların var olabilmesinin ve gezegende yaşamın sürmesinin nedenidir. Vasıfsız ve kendinize acıyan insanlar olarak hayatlarınızı sürdürmek yerine silkelenip; öğrenmekle başlayın. Sonra öğrendiklerinizi yaşamınıza uygulayın. Gezegenin yaşamına adapte olun. Tüketici değil; ihtiyacından fazla tüketmeyen, fikirler-değerler üreten olun. Dünyayı anlayış ve inanışınıza göre şekillendiren değil; gezegene, hayata, ekosisteme uyum sağlamış; duyarlı insanlar olun. Bir bitki gibi, toprak gibi, hayvan gibi yaşayın..
Bir insana kendi yaşamıyla ilgili bir soru soracak olursak; büyük olasılıkla kendini tanımlamayı es geçip, yaşamının nasıl olduğunu anlatmaya başlayacaktır. Harika bir yaşamım var; eşim, sevgilim, aşkım, çocuklarım, ailem diye konuya başlayıp; anlatmaya koyulacaktır. Bazı insanlar ise; istemediğim ancak yaşamak zorunda olduğum bir hayatı yaşıyorum diye anlatacaktır. Bir köküm yok; eşim, aşkım yok; yalnızım diye yakınacak ya da çok zor şartlar altında üç kuruş parayla yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum diyecektir. Yalnız olan insanların, tek başlarına var olmayı beceremediklerinden, arkadaşlar ya da sevgililer peşinde koştuklarını görürsünüz. Ya da birinin yanına sığındım diyenler olabileceği gibi; evimin kirasını denkleştirmekte çok zorlanıyorum diye devam edenler de olacaktır. Hatta yaşamım bombok diyenleri bile duyar gibiyim. Çok az insanın istediği hayatı yaşadığını ve yaşamından mutlu olduğunu anlatacağını kestirebiliyorum. Daha sonra ise; muhtemelen hayallerinden, dualarından, beklentilerinden bahsedecektir. Bazıları ise; artık hiçbir beklentim, umudum yok diye devam edecektir.
Birçok insan için yaşam, iyi bir gelir kaynağı ve mutlu bir hayattır. Mutluluk anlayışı her insana göre değişebildiği gibi; ortalama bir mutluluk anlayışı da vardır aslında. İyi bir eşi ve mümkün olduğunca az sorun çıkartan çocukları, evi, geleceğe dair fazlaca bir endişesi olmamak ortalama mutluluğun yanıtıdır. Kimilerine göre mutluluk, daha çok gezmek ya da daha çok aşk yaşamak ya da belki istediklerini her zaman yapabiliyor olmaktır. Bana göre ise; yaşamın anlamı ve mutluluğum, doğanın kendisi ve öğrenmektir. Yaşam, öğrendiğimiz bir yolculuktur bana göre.
Sosyoloji, psikoloji üzerine araştırmalar yaptığınızda; istatistiklere baktığınızda; insanın, kendini tanıma serüveni olan yaşamında; hayatına ve kendisine dair bu açıklamaları yaptıklarını bulabilirsiniz. Oysa yaşadığı ülkenin, sonra kentin ve kendi sorunları dışında başka bir bakış açısına sahip olmadıklarını görürsünüz. Düşünebildikleri en büyük düşünce, ekonomik-siyasal sistemler ve tuttuğu takımın o yıl uefa şampiyonlar ligindeki başarı ya da başarısızlıkları olacaktır. Toplamda insanların, çocuk peşinde, para peşinde, raketle-sopayla-elle-ayakla top peşinde koştuklarını öğrenirsiniz. Ne yaşadığı gezegenin ne de o gezegende yaşamı paylaştığı canlılar ile ilgili bir görüşü vardır. Genellikle klişe öğrenilmiş cümleler ile size yanıt verdiğine şahit olursunuz. Eğer hayvanlarla ilgili soru soracak olsanız; konuyu çiftliğindeki hayvanlara, hayvan haklarına ya da evinde beslediği kedi-köpeğe bağladığını dinlersiniz. Eğer bitkiler ile ilgili soru soracak olsanız; tarlasında, bahçesinde, balkonunda yetiştirdiği bitkileri dinlersiniz. Ya da sevgilisinin ona aldığı çiçekleri veya almasını umduğu fakat almadığı hediyelere bağladığına şahit olmak zorunda kalırsınız. Bazıları ise konuyu, evlilik yıl dönümünde tek başına sofrada nasıl eşini beklediğini; eşinin anımsamadığını ve üzüntüsünden içerek sarhoş olduğuna kadar götürür.
Siz, şey.. konumuz bitkilerdi.. diyecek olursunuz ama o kişi, size hayatının nasıl berbat olduğunu anlatmayı sürdürecektir. Zavallı sosyolog ve psikologların yaptıkları araştırma sonuçlarının nasıl da insanı hayrete düşürdüğüne şaşmamak gerekir. Bu araştırmaların bize anlattığı; egosunun tatmini ve kendi mutluluğundan ötesini düşünemeyen ortalama insanın; nasıl bir yaratığa dönüştüğünü kanıtlamaktan öte bir anlamı daha vardır.
Yapılan araştırmalar ve olasılık hesaplarının , 7 milyar dünya nüfusunun; 2030 yılında 8 milyarı ve 2050 yılında 9 milyarı aşacağı öngörülüyor. Bugün dünya nüfusunun %49'u besin bulma zorluğu çekiyor. Dünya üzerindeki tarımsal arazi toplam kara parçalarının %24'ü ve 2050 yılında %29 artacak olan toplam nüfusa karşın tarımsal arazi alanının %20'e azaldığına şahit olacağız. Bu demektir ki; azalan tarımsal arazi daha fazla insanı beslemek zorunda kalacaktır. Azalan temiz su kaynakları ve dünya atmosferinin sera etkisi altında ısınması ve ozon tabakasının ultraviyole ışınlarını süzememesinin, bitkilerin gelişim ve besin değerlerinin azalmasına neden olacağını da hesap edersek; insanın yaşam anlayışını, öğrenme seviyesini değiştirmek zorunda kalacağını kolayca görebiliriz.
Bazı komik kişilerin, besin hapları alarak devam edebiliriz demesi beni en çok güldüren konuların başında geliyor. Temelde bilmedikleri; bitkilerin tüm tarihi etkileyip, şekillendirdiği gibi; bugün elimizdeki teknolojiyi, bitkilerin ürettikleri ile elde ettiğimiz olduğu kadar hayvanların ve bizlerin besin, ilaç kaynaklarımız olduğu ve soluduğumuz havanın, dinlediğimiz müziğe her bir hammadde ve ürünün bitkilerin üretimi olduğudur. Herkesin bildiği en basit ağrı kesici-ateş düşürücü asprin, söğüt ağacından üretilmiştir. Söğüt ağacının ürettiği bir üründür. Araçların tekerleri kauçuk ağacının ürünüdür. Petrol, doğal gaz, kömür, elmas ağaçların ürünüdür sonuçta. Biyokimyasallar, Bio yakıtlar bitkilerin ürünüdür. Giyisilerimiz bitkilerin ürünüdür. Sentetik olarak elde ettiklerimiz dolaylı ya da dolaysız bitkilerin ürünüdür.
İnsanın yerleşik yaşama geçmesi ve evrimleşmesi tarım ile başlamıştır. Bunun başlangıcı doğal buğdaydır. Doğal buğdayı (wild wheat) besin olarak kullanmaya başlayan insan; tarımı; pamuk ve hayvanların derileri, yünleri ile giyisiyi öğrenmiştir.
Sözü çok daha fazla uzatmadan özetleyip tamamlamak istiyorum.
Bitkilerin ve hayvanların varlığı; biz insanların var olabilmesinin ve gezegende yaşamın sürmesinin nedenidir. Vasıfsız ve kendinize acıyan insanlar olarak hayatlarınızı sürdürmek yerine silkelenip; öğrenmekle başlayın. Sonra öğrendiklerinizi yaşamınıza uygulayın. Gezegenin yaşamına adapte olun. Tüketici değil; ihtiyacından fazla tüketmeyen, fikirler-değerler üreten olun. Dünyayı anlayış ve inanışınıza göre şekillendiren değil; gezegene, hayata, ekosisteme uyum sağlamış; duyarlı insanlar olun. Bir bitki gibi, toprak gibi, hayvan gibi yaşayın..
Sunday, 17 January 2016
Yıldız tozundan mı yaratıldık?
Başlangıçta atomlar, madde, yıldızlar ya da gezegenler yoktu. Sonra 3:1 oranında Hidrojen ve helyum oluştu. Büyük fırın içinde hidrojen ve helyumdan diğer atomlar oluşmaya başladı. Ardından yıldızlar doğdu. Sonra gezegenler. Günümüzün teknolojisi ile bu uzaklıktaki galaksileri tespit edebilmemize rağmen ötesine bakmaya çalıştığımızda hiçlikle karşılaşıyoruz. Büyük bir duvar ile etrafımızın örülü olduğunu tespit ediyoruz.
Oval şeklindeki resimde gördüğümüz; tüm evrenimizin haritasıdır. Üzerindeki her bir nokta bir galaksiyi gösteriyor. Fakat 13.6 milyar ışıl yılı uzaklığa ulaştığımızda birden bitiyor ve karşımıza büyük duvar çıkıyor. Teknik gücümüz daha uzağa bakmaya engel olmadığı halde büyük duvarın ardını göremiyoruz! Büyük duvarın ardında ne var? neden göremiyoruz?
Oval şeklindeki resimde gördüğümüz; tüm evrenimizin haritasıdır. Üzerindeki her bir nokta bir galaksiyi gösteriyor. Fakat 13.6 milyar ışıl yılı uzaklığa ulaştığımızda birden bitiyor ve karşımıza büyük duvar çıkıyor. Teknik gücümüz daha uzağa bakmaya engel olmadığı halde büyük duvarın ardını göremiyoruz! Büyük duvarın ardında ne var? neden göremiyoruz?
Cern'de yapılan deneyler ile evrenin oluşumunun ilk 3 dakikasına kadar ulaşıp, kanıtlayabilmemize rağmen halen, büyük duvarın ardını göremiyoruz. Bunun nedenini Cern'deki fizikçiler şöyle açıklıyor : " Büyük duvarın ardında henüz hidrojen ve helyum dışında bir yapılanma yok. İlk 3 dakikadan daha geriye doğru gittiğimizde ise, atomlar henüz oluşmadığından; netron ve proton çorbası halinde olduklarından görebileceğimiz birşey yok. "
Bildiğimiz diğer şey ise; evrenin megapersek (3.3 milyon ışıkyılı) başına 68 km/saniye hızında genişlemeye devam etmesi. Bu şaşkınlık verici bir hızdır. Evren genişlerken galaksiler birbirlerine yaklaşıp; birbirlerinin etrafında dönerek dans ediyor; çarpışıyor, birleşiyor ve yeni galaksiler doğuyor. Yıldızlar doğuyor; patlayıp ölüyorlar ve yeni yıldızlar, gezegenler doğuyorlar. Bütün bunları hayal etmesi bile inanılmaz hayranlık verici bir fenomen. Adeta her an durmadan gerçekleşen yaşamın dansı gibi..
Yazının başlığındaki sorumuza çok teknik detaylara girmeden yanıt arayalım.
Basitçe ifade edebileceğim gerçek; bizi oluşturan elementlerin kökeninin ancak yıldızlarda bulunabileceği. Çünkü bu atomları oluşturabilecek başka bir kaynak mevcut değil. Hidrojen, Oksijen, Karbon, Demir vs. Bizi oluşturan elementler bunlar olduğuna ve başka bir yerde oluşamadığına göre; ölen bir yıldızın patlarken uzaya yaydığı atomlar sayesinde dünyamız, üzerindeki hayat ve bizler oluşabildik. Dolayısıyla bizi oluşturan herşey, ölmüş yıldızların tozlarından gelmiş demektir.
Her ne kadar kökenimizi, fizik hesaplarıyla ifade edebilmiş ve kanıtlayabilmiş olsak ta; serbest atomların bizi biz olarak kendiliğinden şekillendirebilmesini olasılık hesaplarına formüle ettiğimizde, karşımıza çıkan rakam, evrenin yaşından inanılmaz miktarda büyük çıkıyor. Bilimsel perspektifte atomların olası dansları/etkileşimleri ile kendiliğinden şekil alabilmemiz; dna ve diğer tüm yapımızın oluşabilmesi olasılığı sıfırdır. Bundan önce ilk tartışılan ve hesaplanmaya çalışılan ise; yıldızların (kendiliğinden-doğal olarak) atomların çarpışmaları ile oluşma olasılığıdır ki bu ihtimal şu an için imkansız görünmektedir. Atomların çarpışarak daha ağır atomları oluşturduklarını biliyoruz. Ancak bu atomların belirli bir düzende bir yıldızı oluşturma olasılığı mümkün görünmüyor. Adeta evrenin bir dna'sı olmalı ki bu kod yıldızın hangi atomlardan oluşacağını, büyüklüğünü ve şeklini oluşturabilsin.
Her ne kadar kökenimizi, fizik hesaplarıyla ifade edebilmiş ve kanıtlayabilmiş olsak ta; serbest atomların bizi biz olarak kendiliğinden şekillendirebilmesini olasılık hesaplarına formüle ettiğimizde, karşımıza çıkan rakam, evrenin yaşından inanılmaz miktarda büyük çıkıyor. Bilimsel perspektifte atomların olası dansları/etkileşimleri ile kendiliğinden şekil alabilmemiz; dna ve diğer tüm yapımızın oluşabilmesi olasılığı sıfırdır. Bundan önce ilk tartışılan ve hesaplanmaya çalışılan ise; yıldızların (kendiliğinden-doğal olarak) atomların çarpışmaları ile oluşma olasılığıdır ki bu ihtimal şu an için imkansız görünmektedir. Atomların çarpışarak daha ağır atomları oluşturduklarını biliyoruz. Ancak bu atomların belirli bir düzende bir yıldızı oluşturma olasılığı mümkün görünmüyor. Adeta evrenin bir dna'sı olmalı ki bu kod yıldızın hangi atomlardan oluşacağını, büyüklüğünü ve şeklini oluşturabilsin.
Daha geriye doğru gittiğimizde ise; proton ve nötronların ağırlık orantılarının bugün bildiğimiz orantıdan farklı olmak zorunda olduğunu hesaplıyoruz. Aksi halde atomların oluşma ihtimali sıfır çıkıyor. En büyük zorluk ise; atomun yörüngesindeki elektronun nasıl oluştuğunu açıklamak !
Kafaları daha fazla karıştırmadan özetleyip tamamlayayım.
Elimizdeki kesin verilere göre, bizleri oluşturan elementler ölen yıldızlardan gelmiştir.
Evren, büyük bir hızla genişlemeyi sürdürmektedir.
Evrenin etrafını saran büyük duvarın ardını göremiyoruz.
Yıldızların ve insanların kendiliğinden bugünkü şeklini alma olasılığı matematiksel olarak sıfırdır.
Sorgulamaya, öğrenmeye, düşünmeye ve araştırmaya devam ediyoruz. Felsefe ya da dinsel açıklamaların sonuçlarına ulaşsak dahi; birgün, bu soruların yanıtlarını bilimsel olarak kanıtlayabileceğimizi düşünüyorum.
Sevgiyle esen kalın..
Saturday, 16 January 2016
Saf Sevgi
Bir ilişki ya da evliliğin yürütülememesinin temel nedeni, iki kişiden birinin emek vermeyi bırakmış olmasıdır. Her fırsatta ilişki, evlilik ve sevginin, emeğin bir sonucu (fonksiyonu) olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. İki kişi arasındaki duygular, dürtüler karmaşık bir düzende oluşur. Bu karmaşık transferin okunabilir ya da anlaşılabilir hale gelmesini sağlayan şey ise bilmektir. Havada uçuşan feromonları anlayıp, tanımlayabilmek kolayca yapılabilecek birşey değildir. Basit bir örnek vermek gerekirse; aşk ve hoşlanma duygusu, insan davranışının dışarıdan gelen uyarıya istem dışı verdiği tepkisi veya sinirsel etkinliğidir (refleksidir). Refleks bilinçli bir davranış modeli değildir. Bu duyguya neden olan, yalnızca karşıdaki kişinin görünümü, duruş, giyiniş, konuşma veya statüsü olabileceği gibi feromonların etkisi olabilir. Bunlar sizi etkiler ve tepkisel olarak ya hoşlanırsınız ya da hoşlanmazsınız. Bazı insanlarda daha derin etki bırakır; hoşlanma duygusu daha yoğun hissedilir ve adına aşk dersiniz. O kişiyi yakından tanıdığınızda bu duygunuz değişir ve kişinin karakteri, davranışları, konuşması, düşünceleri sizi ya hayal kırıklığına sevk eder ya da birlikte olmaya ve sevmeye başlarsınız. Sevdiğiniz, o kişinin karakteridir. Hoşlanmadığınız kişiyi sevemezsiniz diye kabul edilir; öte yandan sevmediğiniz kişiden ise hoşlanmazsınız. Bu ifadeler yüzeysel tanımlamalardır. Başta hoşlanmadığınız bir kişiyi daha sonra sevebilirsiniz. Çünkü sevgi duygusu; karşınızdaki kişinin karakterini tanıdıkça gelişen bir duygudur. Fakat sevgi ve ilişkinin ulaştığı seviyeyi koruyabilmesi için emek vermelisiniz ki bu bilinçli bir davranış modelidir. Aksi durumda kendiliğinden (doğal olarak) bu duygu seviyesinin sürmediğine şahit olursunuz.
Emek, tarifi çok geniş bir kavramdır. Her iki kişinin emek kavramını anlama ve tanımlama becerisi birbirine yakın olmalıdır. Tek yönlü emek çalışmayacağı (bir kişinin emeği) gibi çok farklı aile kültürlerinden gelen kişilerin veya çok farklı gelişmişlik düzeyine sahip kişilerin, emeği algılama seviyeleri farklı olacağından yine çalıştırılması kolay değildir. Örneğin ailesinde ayrılma yaşamış ve sokakta yetişmiş biri ile sıcak bir aile ortamında yetişmiş birinin evlilik ilişkisi ciddi çatışmalara ve çok farklı emek algısına neden olacağından, ilişkinin yürütülmesi kolay değildir. Duygusal tatmini dışarıda arayan biri ile kurduğu ilişki içinde arayıp, yürütmeye çalışan birinin, evlilik ya da ilişkisinin sürmesi de çok güçtür. Bu tip örnekler genellikle ilişkiyi sürdürmeyi başaramazlar. Çünkü uyumlu bir model oluşturabilecek yeterli parametre bulamayız. İlişkilerinin aşk veya hoşlanma refleksi ile başlamış olduğunu ancak emek-statü-karakter-aile vs. parametrelerin uyuşamadığını tespit ederiz. Gelişmiş bir kişi ile az gelişmiş ya da gelişmekte olan kişi arasında önemli bir eşik vardır. Tıpkı gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke gibidirler. Basit bir örnek vermek gerekirse; İsveç ile Nijerya gibidirler.
Gelişmiş bir insanda, benlik duygusu zayıflamış ve yerini eşitlik (saf sevgi) duygusu almıştır. O insan için tüm canlılar ve kendisi daha eşittir. Sınıflar arası katmanlar silikleşmiştir. Gelişme sürecinin üst seviyelerine yaklaştıkça sınıflar arası katmanlar azalır ve kişinin benliği tüm canlılar ile eşitlenir. ID minimize olmuş ve hatta silinmiştir. Bu seviyedeki biri için itme-çekme psikolojisini çalıştıramazsınız; kaldı ki hiçbir durum için buna ihtiyaç duymazsınız. O insanın benliği saf bir sevgiye dönüşmüştür. Ya da saf sevgi eşiğine yaklaşmıştır. Bu eşiğe yaklaştıkça benlik ve id azalır. İnsanın o ilkel (vahşi) tarafının kalmadığını yada zayıflamış, azalmış olduğunu gözlemlersiniz.
Tek bir sineği bile öldüremediğini, yerde gördüğü bir solucanı alıp uygun bir yere taşıdığını görürsünüz. Çiçekleri koparamaz, ağaçların dallarını kırmaya çekinir. Sokakta bir köpek ya da kediyle karşılaştığında onu sevmeye çalışmaz aksine sevgiyle bekler ve ona yol verir. Hatta yürürken karıncalara basmamaya özen gösterdiğini; yer yer sağa sola zıpladığına şahit olursunuz. O seviyeye yakın bile değilseniz; adamın deli olduğuna yemin edebilirsiniz. Hele ki bir sebeple bir yılanı öldürmek zorunda kalmışsa, günlerce çektiği azabı gözlerinde izleyebilirsiniz. Aylar boyunca o yılandan özür dilediğini duymazsınız ama bilmelisiniz ki özür dilemektedir. Böyle bir insanın sevgisini kavrayamazsınız. Hele ki benlik duygunuz yüksekse; herşey ya size baskı gibi gelir ya da tam bir paranoyak saçmalıktır.. anlama ihtimaliniz tam olarak imkansızdır.
Tibet yaylalarında yaşayan halkın ağızlarını bir örtü ile sardığını gördüğünüzde ya dini bir nedenle yaptıklarını sanırsınız ya da örf adetleri, giyim şekillerinin öyle olduğunu düşünürsünüz. Sormayı konuşmayı düşünseniz de; sebebini anlama ihtimaliniz yoktur. Çünkü; havada uçuşan minik sineklere zarar vermemek için ağızlarını örttüklerini söyleyemezler. Nasıl anlatsınlar ki.
Kırlık bir vadide, toprağa çekine çekine basan, başı yerde birini görürseniz bilin ki böceklere, taçlanmış çiçeklere, karıncalara basmadan, toprağı incitmeden yürümeye çalışıyordur. Sonra kendi kendinize sorun.. Ben insanlık serüvenin neresindeyim diye.. Eğer bunu bile soramıyorsanız; bu yazıyı okumanıza hiç gerek yok bence..
Sevgiyle esen kalın..
Emek, tarifi çok geniş bir kavramdır. Her iki kişinin emek kavramını anlama ve tanımlama becerisi birbirine yakın olmalıdır. Tek yönlü emek çalışmayacağı (bir kişinin emeği) gibi çok farklı aile kültürlerinden gelen kişilerin veya çok farklı gelişmişlik düzeyine sahip kişilerin, emeği algılama seviyeleri farklı olacağından yine çalıştırılması kolay değildir. Örneğin ailesinde ayrılma yaşamış ve sokakta yetişmiş biri ile sıcak bir aile ortamında yetişmiş birinin evlilik ilişkisi ciddi çatışmalara ve çok farklı emek algısına neden olacağından, ilişkinin yürütülmesi kolay değildir. Duygusal tatmini dışarıda arayan biri ile kurduğu ilişki içinde arayıp, yürütmeye çalışan birinin, evlilik ya da ilişkisinin sürmesi de çok güçtür. Bu tip örnekler genellikle ilişkiyi sürdürmeyi başaramazlar. Çünkü uyumlu bir model oluşturabilecek yeterli parametre bulamayız. İlişkilerinin aşk veya hoşlanma refleksi ile başlamış olduğunu ancak emek-statü-karakter-aile vs. parametrelerin uyuşamadığını tespit ederiz. Gelişmiş bir kişi ile az gelişmiş ya da gelişmekte olan kişi arasında önemli bir eşik vardır. Tıpkı gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke gibidirler. Basit bir örnek vermek gerekirse; İsveç ile Nijerya gibidirler.
Gelişmiş bir insanda, benlik duygusu zayıflamış ve yerini eşitlik (saf sevgi) duygusu almıştır. O insan için tüm canlılar ve kendisi daha eşittir. Sınıflar arası katmanlar silikleşmiştir. Gelişme sürecinin üst seviyelerine yaklaştıkça sınıflar arası katmanlar azalır ve kişinin benliği tüm canlılar ile eşitlenir. ID minimize olmuş ve hatta silinmiştir. Bu seviyedeki biri için itme-çekme psikolojisini çalıştıramazsınız; kaldı ki hiçbir durum için buna ihtiyaç duymazsınız. O insanın benliği saf bir sevgiye dönüşmüştür. Ya da saf sevgi eşiğine yaklaşmıştır. Bu eşiğe yaklaştıkça benlik ve id azalır. İnsanın o ilkel (vahşi) tarafının kalmadığını yada zayıflamış, azalmış olduğunu gözlemlersiniz.
Tek bir sineği bile öldüremediğini, yerde gördüğü bir solucanı alıp uygun bir yere taşıdığını görürsünüz. Çiçekleri koparamaz, ağaçların dallarını kırmaya çekinir. Sokakta bir köpek ya da kediyle karşılaştığında onu sevmeye çalışmaz aksine sevgiyle bekler ve ona yol verir. Hatta yürürken karıncalara basmamaya özen gösterdiğini; yer yer sağa sola zıpladığına şahit olursunuz. O seviyeye yakın bile değilseniz; adamın deli olduğuna yemin edebilirsiniz. Hele ki bir sebeple bir yılanı öldürmek zorunda kalmışsa, günlerce çektiği azabı gözlerinde izleyebilirsiniz. Aylar boyunca o yılandan özür dilediğini duymazsınız ama bilmelisiniz ki özür dilemektedir. Böyle bir insanın sevgisini kavrayamazsınız. Hele ki benlik duygunuz yüksekse; herşey ya size baskı gibi gelir ya da tam bir paranoyak saçmalıktır.. anlama ihtimaliniz tam olarak imkansızdır.
Tibet yaylalarında yaşayan halkın ağızlarını bir örtü ile sardığını gördüğünüzde ya dini bir nedenle yaptıklarını sanırsınız ya da örf adetleri, giyim şekillerinin öyle olduğunu düşünürsünüz. Sormayı konuşmayı düşünseniz de; sebebini anlama ihtimaliniz yoktur. Çünkü; havada uçuşan minik sineklere zarar vermemek için ağızlarını örttüklerini söyleyemezler. Nasıl anlatsınlar ki.
Kırlık bir vadide, toprağa çekine çekine basan, başı yerde birini görürseniz bilin ki böceklere, taçlanmış çiçeklere, karıncalara basmadan, toprağı incitmeden yürümeye çalışıyordur. Sonra kendi kendinize sorun.. Ben insanlık serüvenin neresindeyim diye.. Eğer bunu bile soramıyorsanız; bu yazıyı okumanıza hiç gerek yok bence..
Sevgiyle esen kalın..
Monday, 11 January 2016
İnsan olmak..
Mutluluk isteriz ama mutluluk sürekliliği olan bir ruh hali değilidir.
Neşeli olmakta öyle.
Aşk istenir ama aşkta öyle.
Zenginlik istenir ama birgün herşey ters gidebilir. Ve ters gider de..
Peki sürekiliği olan nedir?
Onurlu olmak, sevgi dolu ve merhametli bir yüreğe sahip olmak,
Çalışkan olmak, bilgili olmak ve aklımızı kullanmak; çünkü bunların hepsi emek ister. Emek vermek ise elimizdedir.
Yetenekli, güzel, yakışıklı, zeki vs olmak ise doğuştan size sunulmuştur. Doğuştan sunulanlar birgün elinizden geri alınır. İlk başta kabullenmenize ve gurur duymanıza neden olan bu hediyeler, elinizden alındığında petrol kaynakları tükenmiş suudilere dönersiniz.
Yok rakı şöyle içilir, balık böyle yenir diye boş konularla uğraşanlar geriye ancak kanalizasyonda fazladan birikinti bırakır. Yaşam eğlence ve keyiften ibaret olsaydı; şu dünyanın kralı çok olurdu..
Neşeli olmakta öyle.
Aşk istenir ama aşkta öyle.
Zenginlik istenir ama birgün herşey ters gidebilir. Ve ters gider de..
Peki sürekiliği olan nedir?
Onurlu olmak, sevgi dolu ve merhametli bir yüreğe sahip olmak,
Çalışkan olmak, bilgili olmak ve aklımızı kullanmak; çünkü bunların hepsi emek ister. Emek vermek ise elimizdedir.
Yetenekli, güzel, yakışıklı, zeki vs olmak ise doğuştan size sunulmuştur. Doğuştan sunulanlar birgün elinizden geri alınır. İlk başta kabullenmenize ve gurur duymanıza neden olan bu hediyeler, elinizden alındığında petrol kaynakları tükenmiş suudilere dönersiniz.
Yok rakı şöyle içilir, balık böyle yenir diye boş konularla uğraşanlar geriye ancak kanalizasyonda fazladan birikinti bırakır. Yaşam eğlence ve keyiften ibaret olsaydı; şu dünyanın kralı çok olurdu..
Dönem dönem topluca ne çok insanın öldüğünü fark ediyor musunuz?
Geriye ne kalıyor? Nasıl anımsanıyorlar?
Ya hafızalara onur ve sevginizi bırakıyorsunuz ya da bir pislik daha gitti deniliyor..
Geriye ne kalıyor? Nasıl anımsanıyorlar?
Ya hafızalara onur ve sevginizi bırakıyorsunuz ya da bir pislik daha gitti deniliyor..
Zaman varken hayata ve kendinize dair emek harcama fırsatınız varken değerlendirin derim.
Ben öldükten sonra ne olacak diyenleri duyar gibiyim.. Ne mi olacak, ya doğru ve sağlam karakterli biriydi diye anılacaksınız ya da kötü biriydi (fahişe ruhluydu-sapıktı-hırsızdı-caniydi) diye.. Arınmak için halen zaman varken, fırsatı kullanın derim. Evrende hiçbir enerjinin yok olmadığını bilmiyorsanız; şimdi öğrendiniz
Evrende hiç birşey yok olmaz; dönüşerek sürekliliğini sürdürür.. Ve o kalplere bıraktıklarınız sinyaller-izler; ilk siyah beyaz televizyon yayının gemini (ikizler) takım yıldızına ulaşması gibi nereye giderseniz gidin peşinizi bırakmaz..
ben ataistim diyenleri duyar gibiyim.. arkadaş bu basit bir astrofizik-fizik kuralı; keşke inançla ilgisi olsaydı; son dakika günah çıkarıp, iki mum yakıp yırtardın belki..
Hadi geçmiş olsun deyip bağlayalım..
Friday, 8 January 2016
Eş olmak üzerine lakırdı.
Sevdiğimiz dost ve arkadaşlarımızla; eğer aynı çatı altında değilse akrabalarımızla güzel bir ilişki-iletişimi sürdürmek aynı evin içinde eş ile yaşamı paylaşmaktan çok daha kolaydır. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar ve kimse kimseye hayata dair sorumluluklar yüklemez. İş çevremiz hariç olmak üzere; arkadaş ve dostlarımızla genelde her günü birlikte geçirmeyiz. Çocuklar küçükken aynı evin içinde yaşamak yine nispeten kolaydır. Çünkü ilk önce sevgi bağı çok güçlüdür; çok sevimlidirler ve ikincisi bir yöneten - yönetilen ilişkisi istemeden olsa da kurulur. Elbette tüm bunların zor zamanları, tahammül edemediğimiz davranış veya anları vardır. Öyle olsa bile çözümleriz; ya da çocuklarımız hariç arkadaşlarla olan iletişim sıklığını geniş zamana yayarak belki bir yol bulabiliriz; hiç olmadı iletişimi keseriz. Aynı evin içinde eşimiz ile yaşamaktan çok daha kolaydır.
Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.
Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.
Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..
Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.
Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.
Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..
Subscribe to:
Posts (Atom)















