Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts

Wednesday, 30 March 2016

Acısıyla baş eden adam - ek


Eğer konuya sosyal psikoloji yerine bireysel psikolojik hastalıklar açısından bakacak olursak; şizofreniyi hariç tutarak birçok hastalık, korku ve sorunun çözümlenebileceğini söylemek mümkün. Son bölümü tamamlarken profesyonel destek almaktan çekinilmemesi gerektiğini vurgulamıştım. Konunun uzmanlarının desteği ve izlenecek doğru yöntemler ile birçok psikolojik rahatsızlığın çözümlenmesi mümkün.

Bazı psikolojik rahatsızlıklar kalıtsal ya da biyolojik sebeplere dayanıyor olabilir. Bazıları ise yaşanılan dönemdeki dış etkenlerin kalkması ile kendiliğinden geçebilir. Kimi durumda rahatsızlık, çocuk yaşlardan gelebileceği gibi gençlik dönemlerinde yaşanmış olan ve kontrolünüz dışındaki sorun ve korkulara uzanabilir. Köken sorun tespit edildiğinde sorunun çözümü mümkün olacaktır. Semptomlar hastalığın ya da rahatsızlığın tespitinde yardımcı olur. Daha önce bahsettiğim DSM prosedürleri bu semptomların analizinde kullanılan bir tekniktir.

Öte yandan her insanın psikolojik rahatsızlıkları olabilir. Buradaki kritik nokta, bu rahatsızlığın farkında olmasanız bile sizi etkilemesi ve çevrenizdeki diğer insanların hayatlarını zorlaştırmasına bağlıdır. Eğer böyle bir etki yoksa, psikolojik sorunun bir hastalık olduğu düşünülmemelidir. Fakat yine de bazı rahatsızlıklar gizli seyredebilir; sizinle birlikte yaşayan insanlar tarafından kolayca tespit edilemeyebilir. Örneğin bipolar rahatsızlıkların ve özellikle tip II'nin tespiti çok dikkatli bir gözlemci veya bir psikolog tarafından fark edilebilir. Keza histrionik bozukluğun tespiti de aynı derece kolay değildir. Fakat tekrar vurgulamam gerekirse, profesyonel destek ile çözümlenebilir.

Sevgi eksikliği bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorundur. Nedeni ise, insanların sevmeyi bildiklerini sanmalarından kaynaklanır. Sevmeyi öğrenmek ve insanın kendisini sevgiye açması birçok rahatsızlığın hafiflemesini sağlayacağı gibi tedavi sürecine olumlu katkı yapacaktır. Birey önce kendini sevmekle sevgiyi öğrenmeye başlamalıdır. İçsel çatışmaların hafiflemesinin başlama noktası kabul edilmelidir. Sevgi, bireyin içinde yaşatacağı hayali bir duygudan çok, duygunun, algı ve davranışa dönüşmesi halidir. Örnek vermek gerekirse, çocuğunuzu veya eşinizi çok sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Ancak çocuğunuz veya eşiniz kelimelerden çok davranış ve tutumunuzdan bu duygunuzu hissedip, algılayabilecektir. Sevdiğinizi söylemenize karşın, olumsuz tutum ve davranışlarınızın sevgi olarak algılanıp, hissedilmesi mümkün değildir. Kendinize karşı da aynı yöntemi kullanmalısınız.


Her insanın olabileceği gibi benimde bazı psikolojik sorunlarım var. Başlıcaları şunlar. Kapıyı kilitledim mi, ocağı kapattım mı, ışıkları söndürdüm mü, arabanın farlarını kapattım mı diye iki kez kontrol ederim. Hintlilerle beş yıl çalışıp, Hindistan'da kaldıktan ve oradan dizanteri kapıp döndükten sonra, bir de hastalık takıntım ortaya çıktı. Asansörün düğmelerine anahtarımla basıyorum ve mutlaka eve gelince ya da biriyle tokalaşınca ellerimi yıkıyorum. Bunların dışında örneğin iki bisikletim, iki arabam olamaz. İkincisi bende huzursuzluk yaratıyor. Bir sevgilim varsa ikincisi ya da evli olduğumda bir ilişkim olamaz; elime yüzüme bulaştırırım. Zaten olmasın, etik bulmuyorum. Evli insanların kaçamak yapıp başka partnerleri ile cinsel ilişki kurduklarını bir çok kez dinlemişimdir; ancak ben ölsem yapamam. Yapmaya kalksam kesin öyle bir karmaşaya düşerim ki sokaktaki tanımadığım insan bile mutlaka anlar. Ayrıca zaten iğrenç derecede etiksiz bulurum bu davranışı ki o dinlediğim insanları da bir şekilde eleştirmişimdir. Bir işi yaparken, tam , eksiksiz ve doğru şekilde yapma takıntım da vardır. Örneğin söz verdiğimde tutmamak beni derinden rahatsız eder. Halen tutamamış olduğum bir sözüm beni rahatsız etmeye devam ediyor. Tüm bunların nedeni, etik kısmını şimdilik bir kenara bırakacak olursak; obsesyon, yani takıntıdır. Buradaki ince nokta şu ki, eğer takıntılar hayatımı çekilmez derecede zorlaştırırlarsa işte o durumda obsesyon hastası duruma gelmişim demektir. Ama baş edebildiğiniz sürece ve hayatınızı karartma noktasına gelmemişse, bazen olması iyidir. Elbette aldatma konusunu kesinlikle hariç tutuyorum.


Öte yandan yükseklik korkum vardır. Arabayla dik bir uçurumun yanından geçmek zorunda kaldığımda bütün dikkatimi yola veririm. Ve mümkünse yüksek bir binada pencereden aşağıya bakmamaya çalışırım. Uzaklara, manzaraya bakmayı tercih ederim. Boğaziçi köprüsü tamiratında bir saha görevi almam mümkün olamaz. Fakat, zaten işimin gerekliliklerinde böyle bir zorunluluğum yok çok şükür. Eh tabi yamaç paraşütcülüğü ya da dağcılık gibi aktiviteler de yapamam ama çok büyük kayıp sayılmaz. Çünkü bu aktivitelere hiç ilgim olmadı. Uçakla seyahat etmek hiç sorun olmazken, yüksek bir binanın en üst katındaki balkona çıkamam.


Fakat bu obsesif sorunlara ve akrofobime karşın hayatımı olumsuz etkileyen ciddi sayılabilecek bir sorun yaşamadığımı söylemeliyim. Öte yandan başka bir obsesif sorun ise, gündelik malzemeleri yedekli almamdır. Şampuan, makarna, tıraş köpüğü, sabun gibi şeyleri alırken, hep bir yedeğini alırım. Elbette bu da obsesif bir sorun ama bütçemi batıracak şeyler için böyle bir yönelimim yok. 


Sonuç olarak yaşamda herkesin obsesif ya da fobik (korku) sorunları olabilir. Bunlar hayatlarınızı çekilmez derecede etkilemiyor ve baş edebiliyorsanız hastalık olarak kabul etmemelisiniz ki bu durumlarda literatür olarak da hastalık kabul edilmezler. 

Sağlıkla ve bilimle kalın..

Monday, 28 March 2016

Acısıyla baş eden adam - IV

Yazının içinde seçtiğim fotoğrafların bir fikir verdiğini umuyorum. Toplumsal yapının, bireyin kişiliğini, davranışlarını, algısını, ön yargısı, uyumu, yaşama biçimi, düşünce şekli, inançları gibi bireyi tanımlayan tüm öğrenilmiş özelliklerini biçimlendirdiğini anlıyoruz.  Buna örnek vermek gerekirse, insanları genelde ulusları, bölgeleri ve hatta ilçeleri ya da köyleri ile tanımlarız. Onlar da kendilerini yaşadıkları bölge ile tanımlarlar. Avrupalı, Orta Doğulu, Uzak doğulu ifadelerinin, bazı ülke ya da gruplarda farklı olsa dahi ortak bir algısı vardır. Sizce bir Japon ya da Çinli nasıl biridir denildiğinde, insanların orada hiç yaşamış ya da bir Çinliyle hiç tanışmamış olmasına karşın tanımlama yaptıklarını görürsünüz. Örneğin, İngilizlerin günümüzde bir çoğunun Venedik'i ziyaret etmemiş olmalarına karşın Vedenik ile ilgili toplumsal bir algıları vardır. Venedik, hayat kadınlarının en yoğun olduğu ve para karşılığı kolaylıkla seks yaşayabilecekleri ve aynı zamanda çok kirli bir şehirdir. Yine bir İngiliz için Fransız, Fransız için bir İngiliz'in sevimsiz bir algısı vardır. Fransızları tanımadıkları halde kolayca aşağılayabilirler. Bu ve benzeri örnekler o kadar çoktur ki burada sayarak tamamlamanın imkanı yok. Bunun anlamı, toplumsal ön yargının birey tarafından kanıksanmış, düşünce ve davranışa dönüşmüş halidir. Kendi ülkemizden bilirsiniz ki fıkralara, ata sözlerine kadar varmıştır. Örnek olması bakımından, Kayseri, Karaman, İzmir, Tekirdağ, Karadeniz, Yunanistan vs. Öte yandan, o bölge ya da şehirde doğup, yaşayan insanların ortak özellik gösterdiklerini gözlemleriz. 

Metropollerden bahsettiğimizde gözlenen durumun farklılık gösterdiğini gözlemleriz. Çok farklı şehir, bölge ve ülkelerden gelerek bir araya toplanmış insan kalabalığının insan olma özelliğini daha fazla yitirdiğini gözlemleriz. Kalabalığa uyum sağlamış, birbirini tanımayan, önemsemeyen, değer vermeyen; metropolün kurallarına kendini bırakmış kalabalığı görürüz. Ortak amaç, daha iyi şartlarda,  daha fazla korunarak, daha iyi yerde ve daha sorunsuz yaşamaktır. Detaylara girdiğimizde amaçlar, ortak özellikler elbette bu kadar dar değildir. Örneğin, engelliler için yapılmış bir metro asansörüne binmeye çalışan bir engelliye izin vermeden, önüne geçmeye çalışan; ya da kalabalığın en yoğun olduğu bir ilçede, yere düşmüş, zor durumundaki bir kişiye yardım etmeyi düşünmeden yanından geçip giden insan kalabalığına şahit olursunuz. Kayıt edilen ilk olay 1950 yılında New York'ta yaşanmıştır. Dış ülkelerden ve ülkenin birçok yerinden New York'a daha iyi kazanmak ve yaşamak amacıyla taşınan insanlar, metropolü oluşturmuşlardır. Çok daireli bir apartmanda yaşayan bir kadına bıçaklı bir saldırı gerçekleşir. Kadın tüm gücüyle bağırıp, yardım ister. Kırk kişi olayı görür, fakat hiç biri karışmaz. Yalnızca bir kişi polisi arar. Kadın bıçaklı saldırı sonucu ölmüştür. Polisin yaptığı araştırmada, olaya tanık olanların olduğu ve fakat yardım etmeyi düşünmedikleri kayıt edilir. Yine tanık olsam yine karışmazdım anlayışı hakimdir. Bu benzeri konularda, kimse üzerine alınmayacağı gibi yapılan araştırmalarda bireylerin sorumluluk ya da etik bir eksiklik hissetmedikleri tespit edilmiştir. Sürü psikolojisini daha birçok alanda gözlemlersiniz. Turistik turlar, festivaller, bisiklet turları sürü psikolojisinin en bariz örneklerindendir.

Her birey doğumundan başlayarak öğrendiği edinim ve deneyimleri hafızasında biriktirerek kişiliğine yansıtır. Kişilik, bireyin kendini korumak, savunmak üzere geliştirdiği davranış özelliğidir. Bunun yanı sıra yedi cücelerdeki gibi insanların çekingen, salak, huysuz, mutlu, uykucu, utangaç, meraklı, aceleci, dağınık, dikkatsiz ya da sempatik, sevimli olduklarını gözlemleriz. Bu davranışsal özelliğe neden olan iki fenomen vardır. Birincisi, toplum içinde nasıl hareket etmesini, kendini nasıl kabul ettireceğini öğrenen birey, o karakterin tiyatral özelliğini kendi benliğine giydirir, benimser. İkinci neden ise, kalıtsal özelliklerden yani dna yapısından veya altı yaşına kadar rol model aldığı bireyden gelmektedir. Bireyin bu kalıtsal özellik üzerinde belirleyici bir rolü yoktur. Huysuz ve sinirli birinin kalıtsal özelliğinden ya da rol modelinden gelmekte olduğu tespit edilmiştir. Başka bir deyişle, ya temporal lob'dan kaynaklanan bir durumdur ya da rol model etkisidir. Sempatik, sevimli, güleç yüzlü insanların sağlıklı ve iyi birer birey olduklarını sanmamıza karşın gündelik yaşamlarında istatistiksel olarak bu verinin çok doğru olmağını aksine farklı karakter özellikleri gösterdiklerini izleriz. Sempatik, sevimli, güleç yüzlü, sıcak kanlı davranmalarının temel nedeni, kendilerini toplum içinde kabul ettirebilmek için seçtikleri rol ya da başka bir deyişle büründükleri karakterin tiyatral özelliğinin sergilenmesidir.

Yaşamınızda biriktirdiğiniz korkulara dikkat ediniz kişiliğinizi oluştururlar. Gerektiğinde profesyonel psikolojik destek almak utanılacak bir şey değildir. Yalnızca sağlıklı bireyler mutlu yaşarlar.

Öte yandan toplum içinde daha çok insan olarak kalmaya özen gösterin. Farkındalığınızı arttırın. Her zaman yapamasanız da, bazen sürüden ayrılın. Yalnız olmak, kendi kişilik ve kalıtsal özelliklerinizi anlamanıza; sürü içinde hangi rolün kostümünü giydiğinizi fark etmenize yardım eder. Her insan ölmek üzereyken, farkında olmadan en çok insan olamamış olmaktan yakınır.

Bilimle kalın, aydınlık yaşayın.

Ek olarak aşağıda bırakacağım linklerden dissosiyatif bozukluklar hakkında bilgi toplayabilirsiniz.
http://www.psikolojik.gen.tr/kisilik-bolunmesi.html
https://tr.wikipedia.org/wiki/Dissosiyatif_bozukluklar

** Unutulmamalıdır ki verilen örnekler yalnızca bilgi amaçlıdır. Kişi veya kurumlara bağlanamaz.

Friday, 22 January 2016

Aklımdakileri anlatmayı seçiyorum..

Nasıl bir başlık koymalı diye düşünüyorum. Eğer bugün ele alacağım konunun ana fikrini anlatan bir başlık atmak istesem; çok sıkıcı ya da belki de ilgi çekici olmayacak. Öfff..bunu okumaya ne gerek var ön yargısı okura ulaşmayı zorlaştıracak. Eğer ilgi çekici ve etkileyici, insanların genellikle ilgi duydukları bir konuya atıfta bulunan bir başlık koysam; bu kez de konu bütünlüğünü vermediğini düşüneceğim. Acaba nasıl bir başlıkla başlamalı? Bu kez konunun başlığını size bırakıp; aklımdakileri anlatmayı seçiyorum.

Bir insana kendi yaşamıyla ilgili bir soru soracak olursak; büyük olasılıkla kendini tanımlamayı es geçip, yaşamının nasıl olduğunu anlatmaya başlayacaktır. Harika bir yaşamım var; eşim, sevgilim, aşkım, çocuklarım, ailem diye konuya başlayıp; anlatmaya koyulacaktır. Bazı insanlar ise; istemediğim ancak yaşamak zorunda olduğum bir hayatı yaşıyorum diye anlatacaktır. Bir köküm yok; eşim, aşkım yok; yalnızım diye yakınacak ya da çok zor şartlar altında üç kuruş parayla yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum diyecektir. Yalnız olan insanların, tek başlarına var olmayı beceremediklerinden, arkadaşlar ya da sevgililer peşinde koştuklarını görürsünüz. Ya da birinin yanına sığındım diyenler olabileceği gibi; evimin kirasını denkleştirmekte çok zorlanıyorum diye devam edenler de olacaktır. Hatta yaşamım bombok diyenleri bile duyar gibiyim. Çok az insanın istediği hayatı yaşadığını ve yaşamından mutlu olduğunu anlatacağını kestirebiliyorum. Daha sonra ise; muhtemelen hayallerinden, dualarından, beklentilerinden bahsedecektir. Bazıları ise; artık hiçbir beklentim, umudum yok diye devam edecektir. 

Birçok insan için yaşam, iyi bir gelir kaynağı ve mutlu bir hayattır. Mutluluk anlayışı her insana göre değişebildiği gibi; ortalama bir mutluluk anlayışı da vardır aslında. İyi bir eşi ve mümkün olduğunca az sorun çıkartan çocukları, evi, geleceğe dair fazlaca bir endişesi olmamak ortalama mutluluğun yanıtıdır. Kimilerine göre mutluluk, daha çok gezmek ya da daha çok aşk yaşamak ya da belki istediklerini her zaman yapabiliyor olmaktır. Bana göre ise; yaşamın anlamı ve mutluluğum, doğanın kendisi ve öğrenmektir. Yaşam, öğrendiğimiz bir yolculuktur bana göre.

Sosyoloji, psikoloji üzerine araştırmalar yaptığınızda; istatistiklere baktığınızda; insanın, kendini tanıma serüveni olan yaşamında; hayatına ve kendisine dair bu açıklamaları yaptıklarını bulabilirsiniz. Oysa yaşadığı ülkenin, sonra kentin ve kendi sorunları dışında başka bir bakış açısına sahip olmadıklarını görürsünüz. Düşünebildikleri en büyük düşünce, ekonomik-siyasal sistemler ve tuttuğu takımın o yıl uefa şampiyonlar ligindeki başarı ya da başarısızlıkları olacaktır. Toplamda insanların, çocuk peşinde, para peşinde, raketle-sopayla-elle-ayakla top peşinde koştuklarını öğrenirsiniz. Ne yaşadığı gezegenin ne de o gezegende yaşamı paylaştığı canlılar ile ilgili bir görüşü vardır. Genellikle klişe öğrenilmiş cümleler ile size yanıt verdiğine şahit olursunuz. Eğer hayvanlarla ilgili soru soracak olsanız; konuyu çiftliğindeki hayvanlara, hayvan haklarına ya da evinde beslediği kedi-köpeğe bağladığını dinlersiniz. Eğer bitkiler ile ilgili soru soracak olsanız; tarlasında, bahçesinde, balkonunda yetiştirdiği bitkileri dinlersiniz. Ya da sevgilisinin ona aldığı çiçekleri veya almasını umduğu fakat almadığı hediyelere bağladığına şahit olmak zorunda kalırsınız. Bazıları ise konuyu, evlilik yıl dönümünde tek başına sofrada nasıl eşini beklediğini; eşinin anımsamadığını ve üzüntüsünden içerek sarhoş olduğuna kadar götürür.

Siz, şey.. konumuz bitkilerdi.. diyecek olursunuz ama o kişi, size hayatının nasıl berbat olduğunu anlatmayı sürdürecektir. Zavallı sosyolog ve psikologların yaptıkları araştırma sonuçlarının nasıl da insanı hayrete düşürdüğüne şaşmamak gerekir. Bu araştırmaların bize anlattığı; egosunun tatmini ve kendi mutluluğundan ötesini düşünemeyen ortalama insanın; nasıl bir yaratığa dönüştüğünü kanıtlamaktan öte bir anlamı daha vardır. 

Yapılan araştırmalar ve olasılık hesaplarının , 7 milyar dünya nüfusunun; 2030 yılında 8 milyarı ve 2050 yılında 9 milyarı aşacağı öngörülüyor. Bugün dünya nüfusunun %49'u besin bulma zorluğu çekiyor.  Dünya üzerindeki tarımsal arazi toplam kara parçalarının %24'ü ve 2050 yılında %29 artacak olan toplam nüfusa karşın tarımsal arazi alanının %20'e azaldığına şahit olacağız. Bu demektir ki; azalan tarımsal arazi daha fazla insanı beslemek zorunda kalacaktır. Azalan temiz su kaynakları ve dünya atmosferinin sera etkisi altında ısınması ve ozon tabakasının ultraviyole ışınlarını süzememesinin, bitkilerin gelişim ve besin değerlerinin azalmasına neden olacağını da hesap edersek; insanın yaşam anlayışını, öğrenme seviyesini değiştirmek zorunda kalacağını kolayca görebiliriz. 

Bazı komik kişilerin, besin hapları alarak devam edebiliriz demesi beni en çok güldüren konuların başında geliyor. Temelde bilmedikleri; bitkilerin tüm tarihi etkileyip, şekillendirdiği gibi; bugün elimizdeki teknolojiyi, bitkilerin ürettikleri ile elde ettiğimiz olduğu kadar hayvanların ve bizlerin besin, ilaç kaynaklarımız olduğu ve soluduğumuz havanın, dinlediğimiz müziğe her bir hammadde ve ürünün bitkilerin üretimi olduğudur. Herkesin bildiği en basit ağrı kesici-ateş düşürücü asprin, söğüt ağacından üretilmiştir. Söğüt ağacının ürettiği bir üründür. Araçların tekerleri kauçuk ağacının ürünüdür. Petrol, doğal gaz, kömür, elmas ağaçların ürünüdür sonuçta. Biyokimyasallar, Bio yakıtlar bitkilerin ürünüdür. Giyisilerimiz bitkilerin ürünüdür. Sentetik olarak elde ettiklerimiz dolaylı ya da dolaysız bitkilerin ürünüdür. 

İnsanın yerleşik yaşama geçmesi ve evrimleşmesi tarım ile başlamıştır. Bunun başlangıcı doğal buğdaydır. Doğal buğdayı (wild wheat) besin olarak kullanmaya başlayan insan; tarımı; pamuk ve hayvanların derileri, yünleri ile giyisiyi öğrenmiştir. 

Sözü çok daha fazla uzatmadan özetleyip tamamlamak istiyorum.
Bitkilerin ve hayvanların varlığı; biz insanların var olabilmesinin ve gezegende yaşamın sürmesinin nedenidir. Vasıfsız ve kendinize acıyan insanlar olarak hayatlarınızı sürdürmek yerine silkelenip; öğrenmekle başlayın. Sonra öğrendiklerinizi yaşamınıza uygulayın. Gezegenin yaşamına adapte olun. Tüketici değil; ihtiyacından fazla tüketmeyen, fikirler-değerler üreten olun. Dünyayı anlayış ve inanışınıza göre şekillendiren değil; gezegene, hayata, ekosisteme uyum sağlamış; duyarlı insanlar olun. Bir bitki gibi, toprak gibi, hayvan gibi yaşayın..
  

Saturday, 16 January 2016

Saf Sevgi

Bir ilişki ya da evliliğin yürütülememesinin temel nedeni, iki kişiden birinin emek vermeyi bırakmış olmasıdır. Her fırsatta ilişki, evlilik ve sevginin, emeğin bir sonucu (fonksiyonu) olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. İki kişi arasındaki duygular, dürtüler karmaşık bir düzende oluşur. Bu karmaşık transferin okunabilir ya da anlaşılabilir hale gelmesini sağlayan şey ise bilmektir. Havada uçuşan feromonları anlayıp, tanımlayabilmek kolayca yapılabilecek birşey değildir. Basit bir örnek vermek gerekirse; aşk ve hoşlanma duygusu, insan davranışının dışarıdan gelen uyarıya istem dışı verdiği tepkisi veya sinirsel etkinliğidir (refleksidir). Refleks bilinçli bir davranış modeli değildir. Bu duyguya neden olan, yalnızca karşıdaki kişinin görünümü, duruş, giyiniş, konuşma veya statüsü olabileceği gibi feromonların etkisi olabilir. Bunlar sizi etkiler ve tepkisel olarak ya hoşlanırsınız ya da hoşlanmazsınız. Bazı insanlarda daha derin etki bırakır; hoşlanma duygusu daha yoğun hissedilir ve adına aşk dersiniz. O kişiyi yakından tanıdığınızda bu duygunuz değişir ve kişinin karakteri, davranışları, konuşması, düşünceleri sizi ya hayal kırıklığına sevk eder ya da birlikte olmaya ve sevmeye başlarsınız. Sevdiğiniz, o kişinin karakteridir. Hoşlanmadığınız kişiyi sevemezsiniz diye kabul edilir; öte yandan sevmediğiniz kişiden ise hoşlanmazsınız. Bu ifadeler yüzeysel tanımlamalardır. Başta hoşlanmadığınız bir kişiyi daha sonra sevebilirsiniz. Çünkü sevgi duygusu; karşınızdaki kişinin karakterini tanıdıkça gelişen bir duygudur. Fakat sevgi ve ilişkinin ulaştığı seviyeyi koruyabilmesi için emek vermelisiniz ki bu bilinçli bir davranış modelidir. Aksi durumda kendiliğinden (doğal olarak) bu duygu seviyesinin sürmediğine şahit olursunuz. 

Emek, tarifi çok geniş bir kavramdır. Her iki kişinin emek kavramını anlama ve tanımlama becerisi birbirine yakın olmalıdır. Tek yönlü emek çalışmayacağı (bir kişinin emeği) gibi çok farklı aile kültürlerinden gelen kişilerin veya çok farklı gelişmişlik düzeyine sahip kişilerin, emeği algılama seviyeleri farklı olacağından yine çalıştırılması kolay değildir. Örneğin ailesinde ayrılma yaşamış ve sokakta yetişmiş biri ile sıcak bir aile ortamında yetişmiş birinin evlilik ilişkisi ciddi çatışmalara ve çok farklı emek algısına neden olacağından, ilişkinin yürütülmesi kolay değildir. Duygusal tatmini dışarıda arayan biri ile kurduğu ilişki içinde arayıp, yürütmeye çalışan birinin, evlilik ya da ilişkisinin sürmesi de çok güçtür. Bu tip örnekler genellikle ilişkiyi sürdürmeyi başaramazlar. Çünkü uyumlu bir model oluşturabilecek yeterli parametre bulamayız. İlişkilerinin aşk veya hoşlanma refleksi ile başlamış olduğunu ancak emek-statü-karakter-aile vs. parametrelerin uyuşamadığını tespit ederiz. Gelişmiş bir kişi ile az gelişmiş ya da gelişmekte olan kişi arasında önemli bir eşik vardır. Tıpkı gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke gibidirler. Basit bir örnek vermek gerekirse; İsveç ile Nijerya gibidirler.

Gelişmiş bir insanda, benlik duygusu zayıflamış ve yerini eşitlik (saf sevgi) duygusu almıştır. O insan için tüm canlılar ve kendisi daha eşittir. Sınıflar arası katmanlar silikleşmiştir. Gelişme sürecinin üst seviyelerine yaklaştıkça sınıflar arası katmanlar azalır ve kişinin benliği tüm canlılar ile eşitlenir. ID minimize olmuş ve hatta silinmiştir. Bu seviyedeki biri için itme-çekme psikolojisini çalıştıramazsınız; kaldı ki hiçbir durum için buna ihtiyaç duymazsınız. O insanın benliği saf bir sevgiye dönüşmüştür. Ya da saf sevgi eşiğine yaklaşmıştır. Bu eşiğe yaklaştıkça benlik ve id azalır. İnsanın o ilkel (vahşi) tarafının kalmadığını yada zayıflamış, azalmış olduğunu gözlemlersiniz.

Tek bir sineği bile öldüremediğini, yerde gördüğü bir solucanı alıp uygun bir yere taşıdığını görürsünüz. Çiçekleri koparamaz, ağaçların dallarını kırmaya çekinir. Sokakta bir köpek ya da kediyle karşılaştığında onu sevmeye çalışmaz aksine sevgiyle bekler ve ona yol verir. Hatta yürürken karıncalara basmamaya özen gösterdiğini; yer yer sağa sola zıpladığına şahit olursunuz. O seviyeye yakın bile değilseniz; adamın deli olduğuna yemin edebilirsiniz. Hele ki bir sebeple bir yılanı öldürmek zorunda kalmışsa, günlerce çektiği azabı gözlerinde izleyebilirsiniz. Aylar boyunca o yılandan özür dilediğini duymazsınız ama bilmelisiniz ki özür dilemektedir. Böyle bir insanın sevgisini kavrayamazsınız. Hele ki benlik duygunuz yüksekse; herşey ya size baskı gibi gelir ya da tam bir paranoyak saçmalıktır.. anlama ihtimaliniz tam olarak imkansızdır.

Tibet yaylalarında yaşayan halkın ağızlarını bir örtü ile sardığını gördüğünüzde ya dini bir nedenle yaptıklarını sanırsınız ya da örf adetleri, giyim şekillerinin öyle olduğunu düşünürsünüz. Sormayı konuşmayı düşünseniz de; sebebini anlama ihtimaliniz yoktur. Çünkü; havada uçuşan minik sineklere zarar vermemek için ağızlarını örttüklerini söyleyemezler. Nasıl anlatsınlar ki.

Kırlık bir vadide, toprağa çekine çekine basan, başı yerde birini görürseniz bilin ki böceklere, taçlanmış çiçeklere, karıncalara basmadan, toprağı incitmeden yürümeye çalışıyordur. Sonra kendi kendinize sorun.. Ben insanlık serüvenin neresindeyim diye.. Eğer bunu bile soramıyorsanız; bu yazıyı okumanıza hiç gerek yok bence..

Sevgiyle esen kalın..

Wednesday, 13 January 2016

Şimdi konuları bağlayalım..



Buraya kadar anlattıklarımdan tatmin olmadığınızı düşünüyorum. Çünkü bende tatmin olmadım. Beni tanıyanlar bilirler ki, dilimden düşürmediğim bir kelime vardır. Dualizm. Tanım olarak, birbirine zıtlığı veya hayatın birbirine zıt kavramlarını-olgularını-maddelerini-duygularını vs anlatan bir kavramdır. Genelde felsefede kullanıyor olsa da fiziğin içinde de yer alır. Dualizm siyah ve beyaz, soğuk ve sıcak, mutluluk ve mutsuzluk, uzun ve kısa, ağır ve hafif gibi karşıt kavramları anlatır. Yaşamı tanımlarken genelde düalist kavramları kullanırım. Ancak pratikte ne işe yaradığını ve hayatımızın içinde nasıl olduğunu veya hayatımızı nasıl şekillendirdiğini kanıtlamak daha çok kuantum fiziğine düşmüştür. Çünkü evrendeki tüm yapıyı ve yaşamı ve de bilimsel gerçeklerin kanıtlanması için matematiksel formüllere dayandırılması gereklidir. Bir gerçekliği kanıtlayamadığınız sürece, entelektüel çevre dışında felsefe yapma hocam esprisi ile gerçekliğin anlamsızlaştırılması ile karşılaşırsınız. Fakat bilimsel veriler ile kanıtlanması durumunda, o fikrin doğruluğunu mantıksal çıkarımlarla kanıtlamaya zaman ve çaba harcamanız gerekmez; bu durumda ancak o zümrenin bilgisizliği ile karşılaşmış olursunuz ki sonuçta utanç hali size ait değil; elinde tuttuğu telefonun bile bu bilimsel gerçeklikle çalıştığını duymak ancak o zümrede şaşkınlık ve öğrenme isteği oluşturabilir ki bilgisizlik seviyesine göre bunun olmama ihtimali de mümkündür. Çünkü bazı insanlar Çinli'ler gibidir. Yalnızca kendilerine öğretilmiş basit gerçekliğe inanmış, körü körüne bağlanmış, o gerçekliğin dışına çıkma ihtiyacı duymayan, geçmişteki bir zaman diliminde asılı kalmış ve hayatı ancak o pencereden bakarak; bunu öğrenmek ne işime yarayacak ki düşüncesine indirgenmişlerdir. Bu zümreyi ihmal edecek olursak; geri kalan az olsa öğrenmeye açık ciddi bir nüfusun ilgisini çekeceğine inanıyorum.

Modern fizik maddelerin dualist (partikül ve dalga) yapısını yüzyıl kadar önce birçok deney ile kanıtlamıştır. Bu gelişmenin tetiklediği yeni gelişmeler bu sayede günümüze kadar ulaşmıştır. En geniş kullanım alanı bulan gelişme elektrik-elektronik alanında yaşanmıştır. Elektronik cihazların kullanılmadığı tek bir alan bile sayamayız. Tıptan, askeri konulara, gündelik hayatımızdan iş hayatlarımıza, tarımdan ekonomiye, evlerimizden spor aletlerimize (bisiklet ve hatta ayakkabılarımız dahil) kadar yüzbinlerce alanda kullanılmaktadır. Eğer kuantum mekaniğin dalga fonksiyonlarını ve foton-elektron davranışlarını çözememiş olsaydık halen iletişim için duman ya da güvercin kullanarak haberleşiyor olacaktık. Ya da en iyi ihtimalle posta teşkilatı tüm dünyada en çok kullanılan ve en modern teşkilat olmayı sürdürecekti. Bu gelişmeye karşı olanlar da vardır elbet ancak karşı oldukları halde kullanmaktan geri kalmayanlar ilk başta ne hikmetse kendileridir. 

Konuyu daha fazla dağıtmadan ve kendi kendime demagoji yapmadan konuya devam edelim. Çünkü konu yalnızca teknolojik gelişme değildir. Asıl olan evreni, maddeyi ve hayatı tanımlayabilme bilimidir. Gözlemlediğimiz, yaşadığımız,hissettiğimiz herşeyin çalışma şeklini görebilme-anlayabilme bilimidir. Burada kast ettiğim tüm disiplinlerdir. Atomaltı Fiziğinden Mikrobiyolojiye, Psikolojiden Kozmolojiye kadar tüm alanları kapsar demek istiyorum.

Konu felsefik olarak eflatundan eski olduğu halde; asıl kanıtlanması madde-antimaddenin ve maddelerin partikül ve dalga olarak kanıtlanması ile hayatımızda kanıt bulabilmiştir. Bunun (partikül ve dalga özelliğinin) detaylarına daha önceki yazılarımda değinmiştim. Madde-Antimadde (madde-karşı madde) özelliği ise karşıt ve etkileştiklerinde açığa kısa süreli enerji salarak birbirlerini yok eden maddeler olarak basitçe tanımlayabiliriz. Fakat madde-karşıt madde yüksek enerjili karşıtlarsa; bu durumda açığa çıkan enerji yüksektir. Temelde madde ve karşıt maddenin yapısı itibariyle birbirlerinin zıtları olmalarına karşın aynı özellikte ve aynı enerji düzeyine sahiptirler (güçtedirler). Kuark çiftleri, kararlı ve karasız mesonlar gibi fiziğin çok detayına girmeden; pratikteki karşılıklarına bakalım. 

Evren ve içinde bulunan herşeyin atomlardan oluştuğunu ve canlıların da aynı yapı ve özelliğe sahip olduklarını sanırım hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla fiziğin kanunlarından bahsettiğimizde aslında herşeyden bahsetmiş oluyoruz. Örneğin klasik mekanikteki gravitasyondan bahsettiğimizde; yer çekiminin etkisi altında olmayan herhangi bir canlı ya da cansız türü olamayacağını sanırım ayrıca kanıtlamaya gerek yoktur. Bu ve benzeri temel konuların bilindiğini varsayarak devam edelim. Örneğin yer çekimsiz bir ortam ile yer çekiminin dengelendiği noktaya sıfır noktasına ulaştığımızda; cisim o noktada asılı kalır. Her iki karşıt güç birbirlerini yok etmişlerdir. 

Dualizmi açıklarken termodinamiğin temel konularına da göz atmakta yarar vardır. Örneğin sıcak bir bardak suyu ya da bir buz kütlesini 25 C sıcaklıktaki odaya bıraktığımızda; sıcak suyun odayı ısıtma ihtimali ya da buzun odayı soğutma ihtimali yoktur. Isı dengelenmesi olacak; odanın ısısı sıcak suyu soğutacak; buzu eritecektir. Bu durum entropinin sıfır olma ihtimalini ortadan kaldıran temel bir doğa kanunudur. Eğer örneği klimadan verecek olursak; odayı soğutan klimanın aynı zamanda dış ortama yüksek ısı bırakmak zorunda olduğunu gündelik yaşamdan biliriz. Bu durum yine termodinamiğin temel kuralıdır ve entropiyi arttıran bir durumdur. İnsan için de durum aynıdır. Örneğin -10 C gibi soğuk bir ortamda kalan insanın bulunduğu ortamı ısıtma ihtimali yoktur. Beden sıcaklığı ortam sıcaklığı ile dengelenmek zorundadır. Dengelendiğinde (burada zaman fonksiyon olarak alınır) insan bedeni donarak ölür. Sıcak ve soğuk düalist kavramlar olması nedeniyle karşılaştıklarında birbirlerini zıt yönde etkilerler. Eğer eşit enerji düzeyine sahip olurlarsa; sıcak ve soğuk yok olur. Geriye kalan 0 derecedir. Ancak karşıt düalist yapı daha güçlüyse, bu durumda karşıt kazanacaktır. Aynı miktarda siyah ve beyaz boyayı karıştırdığınızda ortaya çıkan gridir. ne siyah ne de beyaz kalır. Ancak beyaz miktarı arttıkça ortaya çıkan renk beyaza daha yakınlaşır. Elektron ile Pozitron çarpıştıklarında açığa bir miktar enerji çıkar ve sonuçta elektron veya pozitron yok olurlar (farklı bir deyişle açığa çıkan enerjiye ve atıklarına dönüşürler). Ekonomi dünyasından bir örnek verecek olursak;  ABD borsası çok yüksek bir endekste olduğu halde, Çin borsası çok dip bir değere ulaşacak olursa, her iki borsa çökecektir. Canlıdan örnek verecek olursak; çok sağlıklı biri ile HIV virüsü taşıyan biri iletişime geçtiğinde her ikisi de ölecektir. Çok mutlu biri ile çok mutsuz iki insan iletişime geçtiklerinde, günün sonunda her ikisi de ne mutlu ne de mutsuz gri sessiz moda sahip olacaklardır. Sağlıklı biri ile depresif sağlıksız biri uzun süre etkileşimde olduklarında sağlıklı olan yarı defresif; defresif ise yarı sağlıklı birine dönüşecektir. Ancak burada her iki kuvvetin (enerjinin) eşit oldukları varsayımından hareket ediyoruz. Eğer pozitif ya da negatif taraftan biri diğerinden daha fazla enerjiye sahipse ki bu duruma örnek olarak HIV örneğini verdik; örneğin depresif tarafın depresyonu sağlıklı kişinin sağlık enerji düzeyinden daha derin ise; termodinamik yasaları gibi güçlü enerji diğer enerjiyi absorbe edecek ve entropisini (içsel enerji dengesini) kendi enerji düzeninde bozacaktır (değişime uğratacaktır).  

Görüldüğü üzere tüm yaşam düalist yapı üzerine kurgulanmıştır. Ancak detaya girdiğimizde farklı yasaların devreye girdiklerini gözlemleriz. Kuantum Mekaniğin işini bir noktada termodinamik ya da relativite alır veya basit durumlar için klasik bilimsel kanunlar çalışır tıpkı bir aracın hareketini hesaplamak için klasik mekaniği kullandığımız gibi. Daha basite indirgersek; bozulan ve çalışmayan parçaları ya tamir ederiz ya da yenisi ile değiştiririz. Tıpkı cerrahinin yaptığı gibi. Yine de büyük resimdeki ana yapıyı özel detaylar değiştirmemektedir. Yıldızlar patlar (ölür), yeni yıldızlar doğar ve bu olay milyarlarca yıldır süre giden bir sistemin işleyiş biçimidir. İnsanlar doğar-yaşar-ölür ve yeni insanlar doğmaya devam eder. Bütün ise karşıt denilen ikililerden meydana gelmeye devam eder. Bu dualizmdir. İyilik ve kötülük, sevgi ve nefret, acı ve tatlı, zenginlik ve fakirlik, sıcak ve soğuk, uzun ve kısa, şişman ve zayıf, uzak ve yakın, hızlı ve yavaş, küçük ve büyük, negatif ve pozitif, sert ve yumuşak, mutsuzluk ve mutluluk, açlık ve tokluk, siyah ve beyaz, karanlık ve aydınlık, elektron ve pozitron, boş ve dolu, bilgili ve cahil, tembel ve çalışkan vs vs vs. (detayda kimi durum relativite, kimi durum termodinamik, kimi durum quantum mechanic ile açıklanır)

Bakış açımızı eleştirmek adına birazda insan bedeni üzerinde durup konuyu tamamlayalım. İnsan bedeni de yakıt tüketerek çalışan bir makinedir. Dışarıdan yakıt alamadığı durumda kendi bedenini yakıt olarak tüketir ve sonunda yakıtı kalmadığında durur. Bununla birlikte çok yüksek veri işleme kapasitesinde bir beyne sahiptir. Duyu organları sayesinde ses,ısı,ışık,tat,koku vs algılama kapasitesi ile donatılmıştır. Biyokimyasal yapısı ile hormonal bir dengeye sahiptir. Bu yapı ayrıca psikoloji biliminin temelini de oluşturan duygu ve davranışlara (reaksiyonlara) sahip olmasını sağlar. Son olarak ise DNA yazılımı ile karmaşık bir kod sistemine sahiptir. Bu yazılım, en temelde hormon ve organlarının çalışma şeklini, canlının dış şeklini ve tüm kapasitesini belirler. Daha sonraki konularda üzerinde duracağım ve şimdilik derinliğine girmeden bahsetmek istediğim bir konu daha var. Fononlar. Akustik ve optik olmak üzere ikiye ayrılırlar. Özellikle akustik özelliği taşıyan fononların atomaltı (insan için zihinsel) davranış ve aktiviteler için oldukça enteresan açıklamaları vardır. Burada basitçe her canlının-insanın çokta farklı olmayan dalga boyları üzerinden yayın yapan bir anten görevi gördüğünden bahsederek geçiştireceğim. 

Buraya kadar anlattıklarım günümüz biliminin ulaştığı seviye kadardır. Halen bilim gelişmeye, araştırmaya devam etmektedir. Örneğin kara deliklerin mekaniğini, evrendeki kütlenin yaklaşık %84.5ini oluşturan karanlık maddeyi, hayalet ve egzotik atomaltı parçacıkları gibi birçok konu henüz araştırılmaya devam etmektedir. Bunların dışında halen yeni endemik bitki türlerini ve okyanusların derinliklerinde yaşayan yeni canlı türlerini keşfetmeye devam ediyoruz. Solar sistemdeki gezegenleri daha derinlemesine araştırırken; uzak galaksilerdeki nebulaları, yeni doğan yıldızları izlemeyi ve daha derinlemesine anlamaya devam ediyoruz. Öte yandan ise; gezegenimizi paylaştığımız bitki ve hayvanlarla iletişim kurarak bize neler anlattıklarını anlayacak deşifre yöntemleri üzerinde çalışıyoruz.

Bilimsel düşünceyle esen kalın..
  

Gökyüzü neden mavi..

Güneşten gelen ışığın bir kısmı atmosferde moleküllerden ve diğer küçük parçacıklardan saçılır. Gökyüzüne parlaklığını ve rengini veren bu saçılan ışıktır. Rayleigh dağılımı dalga boyunun dördüncü kuvvetiyle ters orantılıdır, bu yüzden kısa dalga boyunda olan mor ve mavi ışık uzun dalga boyundaki sarı ve özellikle kırmızı ışıktan daha fazla saçılır. Ortaya çıkan renk, soluk mavi, aslında tüm saçılan renklerin, temel olarak mavi ve yeşilin, bir ortalamasıdır. Mor ışık, yüksek oranda saçılsa da, solar spektrumun küçük bir bileşeni olduğundan insan gözüyle verimli olarak algılanamaz. Bunun tersine, güneşe direk bakıldığında, dağılıma uğramayan renkler - uzun dalga boyundaki kırmızı ve sarı ışık – görülebilir, bu da güneşe sarımsı bir ton verir. Uzaydan bakıldığında ise gökyüzü siyah ve güneş beyazdır.
Güneş, ufkun yakınındayken ışığının kırmızılaşması daha yoğundur, çünkü ışığın içinden geçmesi gereken havanın hacmi, güneşin tepede olduğu zamankinden daha çoktur. Bu yüzden Rayleigh efekti artar, gözlemciye ulaşırken tüm mavi ışık yok olur. Geriye kalan dağılıma uğramamış ışık ise daha çok uzun dalgaboyunda olduğundan turuncu görünür.
Rayleigh dağılımı temel olarak ışığın havadaki moleküllerle etkileşimiyle olur. Tamamen ‘optik’ ve makroskobik bir açıdan söylersek, mavi gökyüzü mikroskobik yoğunluk dalgalanmalarından ileri gelir, bu dalgalanma ise havayı oluşturan moleküllerin rastgele hareketi ile meydana gelir. (daha detaya girdiğimizde optik fononlarlardan kaynaklandığını tespit ederiz). Daha yoğun veya daha az yoğun bir bölgenin kırıcılık endeksi farklıdır, bu yüzden kırılmaya uğrayan ışığı rastgele yönlerde dağıtan kısa ömürlü bir parçacık gibi davranır. 
Dağılımın bir kısmı sülfat parçacıkları tarafından gerçekleştirilir. Büyük yanardağ patlamaları ile atmosfere yayılan sülfat gazının, yıllar sonra bile stratosfere sülfat yüklenmesi sonucu bir miktar daha açık renk mavi oluşumuna neden olmuştur.
Işık kirliliğinin az olduğu bölgelerde ayışığının olduğu gecelerde gökyüzü mavidir, çünkü aydan gelen ışık, biraz daha düşük renk sıcaklığı olan, güneş ışığının yansımasıdır. Fakat ayışığı olan gökyüzü mavi olarak algılanmaz, çünkü düşük ışık seviyesinde insan görüşü temel olarak çubuk hücrelerinden gelir, ki bu da renk algısı yaratmaz.
İnsan yaşamına anlam yükleme eğiliminde olduğundan; mavi gökyüzüne özgürlük-huzur gibi anlamlar yüklerken; gün batımlarına ise romantizm duygusunu yükler. Oysa olan biten herşey fizik-matematik ve kimyasal tepkimelerdir yani bilimin ta kendisidir. Relatif olarak uydurma bir gerçeklik tanımlayıp, bu gerçekliğe anlamlar yüklemek insanın genelde cahilliğinin eserleridir. Oysa bilen insan, gözlemlediklerini bilir ve bu devasa boyuttaki sisteme saygı ve hayranlık duyar.
Gökyüzünüz mavi, aklınız bilimle esen kalın.. 

Tuesday, 12 January 2016

Birlikte düşünelim


Gelin birlikte düşünelim. Hepimiz biliriz ki ışık camdan görüntümüzü yansıtırken aynı zamanda camın ardını görürüz. Cam ışığın önüne çıkan engeldir. Eğer önüne bir engel çıkamasaydı ışık yoluna devam ederdi. Bu durumun bilimsel karşılığı şudur. Işık aslında fotondur. Foton hem partikül (madde) hem de dalgadan oluşur.  Ve yine biliriz ki her maddenin bir kütlesi vardır. O halde ışık (photon) cama çarptığında partikül olan özelliği çarptığı cisimden vektörel bir yöne yansır ve dalga olan yapısı ise camdan geçerek içerideki cisimlere çarparak görüntüyü partikül yapısı ile bize ulaştırır. Elektronlar da aynı özelliğe sahiptirler. Çok detaya girmeden atomun doğasının photonun veya elektronun doğasını taklit ettiğini söyleyebiliriz. Ki böyledir. Evren , foton, elektron, kuark, gluon, lepton, nötr lepton (nötrino) yani atomlar ve atomaltı parçacıklardan oluşur. Doğal olarak insan da atomlardan meydana gelmiştir. Çin çinlilerden olma bir ülkedir😊

Yukarıdaki örneği matematiksel olarak ifade etmek istediğimizde formülasyona zamanı eklememiz gerekir; çünkü zaman bir fonksiyondur. O halde şöyle yorumlayabiliriz. Bir başlangıç noktasından yani geçmişten hareket eden photon karşısına çıkan engel veya etkileşime girdiği madde ile yörüngesini veya başka bir deyişle yolunu değiştirir. Partikül davranışı için farklı bir yörünge yani farklı bir gelecek oluşmuştur. Aynı şekilde dalga davranışı gösteren özelliği için ise daha farklı bir yörünge veya daha farklı bir gelecek oluşmuştur. 

Buradan insana dönecek olursak; insan karşısına çıkan engeller veya etkileşime girdiği olaylar sonucunda atomik modeldeki davranışı sergiler. Her bir durumda farklı yörüngeler veya farklı bir deyişle farklı gelecekler oluşur. Bu durum her seferinde sonsuz kere tekrarlanarak evrene yayılır. Bu duruma quantum mekaniğin sonsuz evrenler teorisi ismi verilmiştir. Farkında olduğunuz bilinç tek bir uzay zamanın bilincinde olmasına karşın (ki o da bu etkileşim sonucunda değişir ve farklı bir geleceğe doğru hareket eder) iletişim halinde olmadığınız diğer bilinçleriniz ise sonsuz kere farklı bilinçlere ayrışarak kendi bilincinin farkında olmayı sürdürürler. Bu sebepledir ki Stephen Hawking geleceğe dair gördüğümüz rüyaların farklı bilinçlerimizle henüz tanımlayamadığımız bir yol ile iletişimidir diye açıklar. Böylece gittiğimiz bir yerde dejavu hissine kapılabiliriz. Ya da yaşadığımız bir olay bu duyguyu tetikleyebilir. Bazılarımız ise o eskiden görmüş olduğu rüyayı anımsar ve evet burasını rüyamda görmüştüm ya da bu olayı rüyamda yaşamıştım diye tarif ederler. Ve fakat henüz bu nokta teoriden öte birşey değildir. Kesin olan, ölçülüp kanıtlanmış olan atomun davranış modelidir ve bu model gezegenimize ve üzerinde bulunan herşeye uygulabilir olduğudur. İnsan kendini soyutlayıp farklı bir konuma koyma eğiliminde olsa dahi maddesel olarak bilimsel perspektifte imkansızdır ( bir anlamı yoktur).

Dilerseniz tekrar düşünün..

Şimdide dilerseniz biraz relativiteden bahsedelim. Bir uçakta uyandığınızı düşünün ve fakat uçağın tek bir penceresi vardır ve uçağın tavanındadır. Uçsuz bucaksız masmavi gökyüzünü görüyorsunuzdur. Tek bir bulut bile yoktur. Bulunduğunuz uçağın üzerinde, aynı hızda uçan başka bir uçağın olduğunu düşünelim. Ve siz yalnızca gökyüzünü ve üzerinizde uçan uçağı görürsünüz. Şimdi soralım. Size göre gördünüz uçak uçuyor mudur yoksa üzerinizde aslı mı duruyordur? Uçakta olduğunuz için yukarıda gördünüz uçağın ve içinde bulunduğunuz uçağın uçtuğunu düşünürsünüz. Düşünsel olarak buna inanırsınız. Halbu ki dışarı çıkarıldığınızda, içinde bulunduğunuz uçağın hiç havalanmadığını ve üzerinizde gördünüz uçağın ise masmavi gökyüzü olarak boyanmış bir tavana asılı gördüğünüzde şaşkınlığa uğrarsınız. Aynı deney gerçek şartlarda ve uçak gerçekten uçarken tekrarlandığında üzerinizde gördüğünüz uçağın tavana mı asılı yoksa gerçekten üzerinizde uçtuğunu bilemezsiniz. Size göre uçak orada durmaktadır. Oysa bu kez gördüğünüz uçak gerçekten sizinle aynı hızda uçmaktadır.

Başka bir örnekle devam edelim. Einstein klasik bir örneğinde şöyle sorar. Pencereleri olmayan tek kapılı bir odada olduğunuzu düşünün. Koltuklar ve ışık vardır. Oda ise bir ray üzerinde ileri hareket etmektedir. Dışarıdan tren sesleri ve ray tıkırtıları duyarsınız. Size göre bir trende misiniz yoksa hareket ettirilen bir oda içinde mi bulunuyorsunuz? Sorunun yanıtı şöyledir. Size göre muhtemelen bir trendeyim dersiniz; oysa dışarıdan deneyi izleyenlere göre bir oda içinde bulunmaktasınızdır. Fakat siz bir trende olduğunuza yemin edebilirsiniz. Bu durumda gerçeklik hangisidir? Bunun yanıtı ise şöyledir. Sizin gerçekliğinize göre siz doğruyu söylüyorsunuz. Oysa deneyi izleyenlerin gerçekliğine göre siz bir oda içinde bulunmaktasınızdır.

Relativite temelde gözlemcinin gerçekliğine göre şartların tanımlanabildiğini anlatır. Bunun anlamı şudur. Enerji, momentum, yörünge, hız, zaman vs tüm evren onu nereden ve nasıl , hangi şartlar içinde gözlemlediğinize göre şekil alırlar veya tanımlanırlar. Örneğin bizler bir gezegenin üzerinde yaşayan canlılarız. Dünyanın ekvatoral dönme hızı 1674.4 km/saat olduğu halde biz olduğumuz yerde durduğumuzu gözlemleriz ya da öyle hissederiz. Güneş doğup, batmakta ve etrafımızda dönmektedir :) .. Doppler kaymasına göre galaksiler birbirlerinden uzaklaştıkları halde; gökyüzünün açık olduğu gecelerde gördüğümüz yıldızların, doğduğumuz günden beri oldukları yerde durduklarını gözlemler ve buna inanırız. Oysa doppler kayması, hubble tarafından kanıtlanmıştır ki galaksiler ve yıldızlar bizden uzaklaşmaktadırlar ve içinde bulunduğumuz galaksiyle birlikte biz de hareket etmekte ve o galaksilerden uzaklaşmaktayız. Güneş sistemimiz ve üzerinde yaşadığımız gezegen saatte 72000 km ile Lambda Herculis takım yıldızına doğru hareket etmektedir. Halbuki bunun farkında bile değilizdir.

Son bir örnek verip konuyu kapatalım. İnsan genelde pratikte bunların benimle hayatımla ne ilgisi var diye sorma cahilliğini benimsemeye eğilimlidir. Çünkü gözlem kapasitesi kendi çevresinin dışına taşamayacak kadar dar kafalı ve cahildir. Cahilliği içinde yaşama kabuğunu kırmaya da eğilimli değildir. Bu da olağan dışı tembelliğinden gelir. Hal böyleyken, buna uygun bir örnek verelim. Sıradan günlük yaşantınızı yaşarsınız. Her sabah işinize gider, akşama kadar çalışır ve akşam evinize dönersiniz. Arkadaşlarınız, eşiniz, çocuklarınız, akrabalarınız vardır. Birgün gelir emekli olursunuz. Yaşlanır ve sonunda ölürsünüz. 70 yıl bir ömür geçirmişsinizdir. Sizinle aynı doğum tarihine sahip biri ise, siz otuzlu yaşlarınızdayken bir kapsüle konmuş ve ışık hızında bir araştırma yolculuğuna gönderilmiştir. Siz 69 yaşındayken ise geri gelmiştir. Fakat onun görünüşü size göre halen otuzlu yaşlardadır. O kapsül içinde size sunulan her şey ona da sunulmuştur. Fakat aranızdaki fark su götürmez netliktedir. Siz bir yıl sonra öleceksiniz; o ise yine kapsüldeki yaşamına geri dönecek ve tahmin bile edemeyeceğiniz uzun bir yaşamı olacaktır. Bu karşılaşmanızda hayatın nasıl geçti sorusuna; daha dün yola çıktım ve birkaç saat sonra geri dönmemi söylediler diye yanıt verecektir. Siz ise 30 yaşında onu son görmenizden bu yana 39 yıl geçirmişsinizdir. Belki bu örnek pratik dediğiniz yaşamınıza dair düşünmenize yardımcı olur.. Çünkü bilimsel perspektifte gerçekliğin dışında olan ihmal edilir; hesaplama dışı bırakılır😊 yaşam, hayal edebildiğinizden çok daha karmaşık ve çok daha sonsuzdur. Bir çocuğun gözünden baktığınızda; ne olursanız olun, insan doktoru (tamircisi), hayvan doktoru (tamircisi), araba tamircisi, fırıncı, satıcı, inşaat işçisi, fabrika işçisi, öğrenci, öğretmen, insan-ticaret anlaşmazlıkları savunucusu (avukat), hakemi (hakim), bakkal amca, bebek bakıcısı, mühendis vs. Yaşamı daha derin ve doğru algılamanızı sağlayıp ufkunuzu genişletecek olan ise bilimdir..

Monday, 11 January 2016

İnsan olmak..

Mutluluk isteriz ama mutluluk sürekliliği olan bir ruh hali değilidir.
Neşeli olmakta öyle.
Aşk istenir ama aşkta öyle.
Zenginlik istenir ama birgün herşey ters gidebilir. Ve ters gider de..


Peki sürekiliği olan nedir?

Onurlu olmak, sevgi dolu ve merhametli bir yüreğe sahip olmak,
Çalışkan olmak, bilgili olmak ve aklımızı kullanmak; çünkü bunların hepsi emek ister. Emek vermek ise elimizdedir.


Yetenekli, güzel, yakışıklı, zeki vs olmak ise doğuştan size sunulmuştur. Doğuştan sunulanlar birgün elinizden geri alınır. İlk başta kabullenmenize ve gurur duymanıza neden olan bu hediyeler, elinizden alındığında petrol kaynakları tükenmiş suudilere dönersiniz.


Yok rakı şöyle içilir, balık böyle yenir diye boş konularla uğraşanlar geriye ancak kanalizasyonda fazladan birikinti bırakır. Yaşam eğlence ve keyiften ibaret olsaydı; şu dünyanın kralı çok olurdu..


Dönem dönem topluca ne çok insanın öldüğünü fark ediyor musunuz?
Geriye ne kalıyor? Nasıl anımsanıyorlar?


Ya hafızalara onur ve sevginizi bırakıyorsunuz ya da bir pislik daha gitti deniliyor.. 

Zaman varken hayata ve kendinize dair emek harcama fırsatınız varken değerlendirin derim. 

Ben öldükten sonra ne olacak diyenleri duyar gibiyim.. Ne mi olacak, ya doğru ve sağlam karakterli biriydi diye anılacaksınız ya da kötü biriydi (fahişe ruhluydu-sapıktı-hırsızdı-caniydi) diye.. Arınmak için halen zaman varken, fırsatı kullanın derim. Evrende hiçbir enerjinin yok olmadığını bilmiyorsanız; şimdi öğrendiniz 


Evrende hiç birşey yok olmaz; dönüşerek sürekliliğini sürdürür.. Ve o kalplere bıraktıklarınız sinyaller-izler; ilk siyah beyaz televizyon yayının gemini (ikizler) takım yıldızına ulaşması gibi nereye giderseniz gidin peşinizi bırakmaz..
ben ataistim diyenleri duyar gibiyim.. arkadaş bu basit bir astrofizik-fizik kuralı; keşke inançla ilgisi olsaydı; son dakika günah çıkarıp, iki mum yakıp yırtardın belki.. 
Hadi geçmiş olsun deyip bağlayalım..









Saturday, 9 January 2016

Global Dünya


Çin'de meydana gelen üretim daralmasının dünya borsalarını etkileyeceğini bilirsiniz. Avrupa'da meydana gelen ekonomik krizlerin ülkemizi etkileyeceğini ya da ABD'de oluşan ekonomik daralmanın etkilerinin ülkemizi ekonomik krize itebileceğini anlarsınız. Bölgesel savaşların ya da dünya savaşlarının nasıl ve neden çıktığını anlar; yorumlarsınız. Dünyada ve ülkemizde ne gibi ekonomik etkilerinin olacağını da bilirsiniz. İş, ülke politikasına gelince günah keçileri seçer ve vur yansın ederiz. Politik-siyasal süreçlerin dünyadan kopuk lokale indirgenmiş olduğunu sanırsınız. Güneydoğu bölgemizde yaşananlarının ülkenin hatalı siyaseti olduğunu rakı sofralarında memleketi kurtarırcasına savur; anlatırsınız. Hatta devrimden, sosyalizmden bahsedersiniz. Kimileri ise; sistemin ürettiği yeni zengin (varlıklı) kesimin işleri olduğunu ağzından salyalar saçarak; düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu savunarak anlatır. Ahlaki çöküşü, yine herşeyi soyutlayıp üç beş kurum ya da kişi üzerine oturturuz. Herhangi biri ya da birilerini savunduğum anlamı çıkartılmamalı aksine bunu böyle varsaymak kolaydır. Çünkü öyleyse; çözüm de kolaydır. Yeni bir parti gelir ve muhteşem siyaseti ile herşeyi düzeltir. Yazık.

Gözden kaçırdığınız şey, görmemeyi seçtiğiniz şey herşeyin global olarak yürüdüğüdür. İçerdeki az sayıdaki özel ve global yapının çokta umurunda olmayan konu dışında; olan biten ve yürüyen herşey bir bütünün parçalarıdır. Göremezsiniz çünkü ya başınızı deve kuşu gibi kuma gömmüşsünüzdür ya da bakacak yeri bilecek bilgiye sahip değilsinizdir. Sanırsınız ki sosyal platformlar ve medya üzerine uygulanan sansür (filtre) ve baskı yalnızca ülkemizde yapılmaktadır. Hayır. Demokrasinin beşiği görüp hayranlıkla öve öve anlattığınız İlgiltere başbakanı bir demecinde şöyle der : " Güvenlik gerekçesiyle denetleme dışı kalan sosyal medyanın (whatsapp,facebook,twitter vs.) daha iyi kontrol edilmesini ve gereğinde yasaklanıp kaldırılmasını sağlamak bizim görevimizdir" Almanya, İtalya, Fransa, ABD basını hiç duymadığınız baskılar altında kalmakta ve adını bile duymadığınız insanlar çeşitli kazalarda can vermektedir. Bizdeki apaçık örnekleri anımsarsınız; Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hrant Dink.. Prenses Diana'nın bir araba kazasında ölmesini çoktan unutmuşsunuzdur. Sebeplerini ise hiç bilmemişsinizdir. Bir kraliyet-hükümet infazı olabileceği konusunda çıkan haberler aniden basından kaldırılmış ve bunun üzerine giden gazeteciler ortadan yok olmuşlardır. ABD'nin körfez savaşında ve ırak işgalinde iddia ettiği kimyasal-biyolojik silahların olmadığını savunup yazan amerikalı ve ingiliz gazeteciler neredeler? IŞID neden bir ingiliz gazeteciyi (John Cantlie) başını keserek öldürdü? Amerikalı gazeteci James Foley neden öldürüldü? Her ne hikmetse bu terör örgütü fransaya saldırdı! 2013 yılında Mali'de öldürülen iki fransız gazeteci konu olmamıştır. Claude Verlon ve Ghislane Dupont. Ama Charlie Hedbo dergisine yapılan saldırıyı anımsarsınız. Basın günlerce konuyu gündeme taşımıştır. Yalnızca Stephane Charbonnier olmamalı; hepsinin üzerinde titizlikle durulması gerekmez miydi! Hangi hayat diğerinden daha değerli ve önemlidir? Buna kim, nasıl karar verebilir? Hatta ne ilginçtir ki; terör örgütü tarihi eserleri tarip etmeye başladı. Bir kültürün tarihi eserlerini yok ederseniz; o kültürü de yok edersiniz. Tarihi yok edilen bir kültür hiç o topraklarda yaşamamış gibi yok olur ve akıllardan, tarihin sayfalarından silinip gider. Bu durumda islami bir terör örgütü nasrettin hoca fıkrası gibi kendi bindiği kültür dalını kesiyor olmaz mı! Böyle yüzlerce örnek mevcuttur ama detaylarına ulaşamayız. İpin ucu bir noktada birden yok olur ve herşey kararır. Karartılmıştır. Camilerde okuduğunuz dualar bile bize ait bir dilde değildir. Ezanlar da öyle. Ne okuduğunuzu ne dediğinizi bilmezsiniz. Doğru söyleyip söylemediğinizi de bilmezsiniz. Bu bize has bir durum da değildir. Arapça bilmeyen tüm müslüman ülkelerin ortak sorunudur. Pakistanda ya da Sudan, Nijerya'da arapça konuşulduğunu ben hiç duymadım. Aynı şekilde hristiyanlar için de geçerlidir. Fransızca konuşan biri latince okuduğu duayı anlamaz. Almanca konuşan biri rahibin latince duasını anlamakta zorluk çeker. Protestanlar böylece doğmuştur ama onlar bile aynı yolun yolcularıdır. Konu inanç ya da dindar olma meselesi değildir. Din yapısı ile kitleleri idare yönetimidir. Hristiyanlar Vatikan'a, müslüman ülkeler ise Mekke'ye bağlıdırlar. Merkez yönetim buralarıdır. Bunların hepsi global bir politikanın süreçleridir. 


Birinci ve ikinci dünya savaşlarının tüm dünyayı nasıl yakıp kavurduğunu; çıkış sebeplerini bilirsiniz. Ama size göre bunlar özel sebeplerdir. Global planın süreçleri değildir. Ayrıca ülkemiz siyaseti ile ne ilgisi olabilir diye sorarsınız. Seçimde biz gidip oy verdik. O partiyi biz seçtik dersiniz. Neyini seçtiniz diye soruyorum ? Neyi seçtiniz ? O partinin hangi politikaları yüreteceğini; global planın dışında kalıp hangi refleks ile ülkeyi yöneteceğini de biliyor muydunuz?
Ecevit harika adamdı. devletin tek kuruşunu kendisi için kullanmadı deriz. Peki hangi refleks ile kuzey kıbrısa girdik? Bu planın ardında neler olacağını biliyor muydunuz? Ecevit'in büyük bir ticari kuruluşun Demirel gibi yüksek bir üyesi olduğunu biliyor musunuz? Bir yanda bilginin izi sürülemezliği; öte yandan angotolojistlerin ortaya attığı alternatif teoriler ile karışan kafaların, önünde sonunda konuları lokale indirgeyip arşimet misali evraka diye rahatlamalarını gördükçe bir yanım kızgınlıkla dolarken; diğer yanım onlara-bize karşı acıma hissediyor. 


Aklınızı kullanmaktan vazgeçtiğiniz için; o organın varlığını unutmaya başladınız. Aklınız acısa da; tekrar kullanmaya çalışın. Okuyun. Dünyada olup bitenlerin ülkemiz ile ilişki ve ilgisini bir süre sonra göreceksiniz. Ve lütfen şövenist primitif bir eda ile bizim ülkemizi parçalamak, kaynaklarımıza sahip olmak istiyorlar diye çıkışlar yapmayın. Hele ki; biz yenilmez bir ırkız edasına hiç girişmeyin. Olan biteni bile göremiyorsanız; hayaletlerle mi savaşacaksınız? Mustafa Kemalden sonra zaten sahip olunanı sunan bir yapıyı bölmenin ya da zorla kaynaklarına ulaşmaya çalışmanın bir saçmalık olduğunu göremiyorsanız; geriye söylenecek birşey kalmıyor. Kendi kendinize sorun lütfen. Uçak yaptık.. neden kapattık? Araba yaptık.. neden devam etmedik? Sularımızı kim kontrol ediyor? Doğal kaynaklarımızın işletmesi kimlerin kontrolünde? Tarım üretiminde kota neden var? Neden dilediğimiz ürünü üretemiyoruz? Güneydoğudaki konu ne zaman ve nasıl başladı? Sebep neydi? Onlarca yıldır ne oluyor orada? Şimdi sebep nedir? Sovyetler birliği neden dağıldı? Yugoslavya neden dağıldı? Orta doğuda neler oluyor? Terör örgütleri neden var? ne yapıyorlar? Kimlerin işlerine yarıyor? Ülkemizdeki kanunları kim neden yazdı? Özel olarak madenler, yer altı ve yer üstü sularımız ile ilgili kanunlar ne anlatıyor? Okuyup anladıktan sonra da şu soruları sorun. Bütün bunlar neyin parçası?

Çin benzeri bir yaşam. Kapalı devre ve yalnızca çalışmanıza izin verilen bir hayat. Çin'de konuşmak sansürlü, basın sansürlü, internet sansürlü, müzik sansürlü, filmler sansürlü, sanat, açıklamalar, sohbetler, düşünceler. Çinliler kendilerine öğretilenin dışında bir bakış açısı bilmezler. Zamanla buna ihtiyaç ve niyetlerinin kalmadığına inanmaya başlamışlardır.

Soru sormaya başladığınızda; muhtemelen şöyle düşüneceksiniz. ben nerede kim için yaşıyorum? ne yapıyorum.. bu yaşamdaki görevim nedir? Bilgisizlik cehaleti, cehalet düşünemeyen insanları yaratır. Böyle bir toplum amaçsızlaşır, anlamsızlaşır ve ahlaken çöker. Çöküşünü hazırlar..

Geleceğe dair tek umut ve direnç bilgidir.


NOT:

Klasik mekaniğin felsefeye yorumlanmış yapısı ile analiz etmek istediğimizde herhangi birşeyin yerini ve momentumunu bildiğimizi varsayarız. Bu kolay bir hesaplamadır; çünkü ne olmuştur; kim yapmıştır; ya da nasıl oluyordur biliriz. Bu verilere sahip olduğumuz için sonuçlarını analiz etmek; sonuçları öngörmek mümkündür. Keşke yaşam bu kadar basit olsaydı. Oysa yaşam böyle değildir. Eğer bu verilere sahip olmamız sağlanmışsa; bilmeliyiz ki bu veriler bizi bir notaya yönlendirmek ve arka planda olanı karartmak için düzmece olarak sunulmuştur. 

Kuantum mekaniğin (dalga mekaniğinin) modern felsefeye yorumlanmış hali ile değerlendirmemiz gerekir. Bu durumda birşeyin yerini (konumu) bildiğimizde; enerjisini (momentumunu) bilmemiz mümkün değildir. (deterministik bir tavırla tanımlamamız saçmalık olacaktır.) Üstelik herhangi birşey ikircikli yapıda olabilir. Madde ya da dalga halinde davranabilir. Bunu yaşama uyarladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkar. Olan bir olayın; oluş şeklini izliyorsak; onu tetikleyen etkenleri bilmemizin bir yolu yoktur. Eğer sonuçlarını biliyorsak; oluş şeklini bilemeyiz. Üstelik tespit etmeye çalıştığımız olay; gerçek olabileceği gibi kurmaca (hayali ya da angotoloji ile yaratılmış) olabilir. Bu bakış açısından şu sonuca varabiliriz. Ne olduğunu biliyorsak; nasıl sonuçlar doğuracağını bilemeyiz. (ABD Irak'a girdi. Ne ABD ne de bir başkası olası sonuçları olasılıklar dışında kesinlikle öngöremez) Nasıl olduğunu izliyorsak; sonuçlanana dek nasıl sonuçlanacağını bilemeyeceğiz. (Suriyeli sığınmacıların avrupa ve ülkemize itildiğini izlememize rağmen bu göçlerin doğuracağı sonuçları ve oluş esnasındaki sonuçlarını, sonuçlanıncaya dek kesin olarak öngöremeyiz. Bu durumu planlayan ve neden olanlar dahil tek bilinebilecek olasılıklardır. Bu olasılık hesaplarına karşın beklenmeyen sonuçların ortaya çıkabileceğini bilmeliyiz. Verilen etki öngörülemeyen bir yere gidebilir; öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir..) bilmem anlatabildim mi :)
  

Friday, 8 January 2016

Eş olmak üzerine lakırdı.


Sevdiğimiz dost ve arkadaşlarımızla; eğer aynı çatı altında değilse akrabalarımızla güzel bir ilişki-iletişimi sürdürmek aynı evin içinde eş ile yaşamı paylaşmaktan çok daha kolaydır. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar ve kimse kimseye hayata dair sorumluluklar yüklemez. İş çevremiz hariç olmak üzere; arkadaş ve dostlarımızla genelde her günü birlikte geçirmeyiz. Çocuklar küçükken aynı evin içinde yaşamak yine nispeten kolaydır. Çünkü ilk önce sevgi bağı çok güçlüdür; çok sevimlidirler ve ikincisi bir yöneten - yönetilen ilişkisi istemeden olsa da kurulur. Elbette tüm bunların zor zamanları, tahammül edemediğimiz davranış veya anları vardır. Öyle olsa bile çözümleriz; ya da çocuklarımız hariç arkadaşlarla olan iletişim sıklığını geniş zamana yayarak belki bir yol bulabiliriz; hiç olmadı iletişimi keseriz. Aynı evin içinde eşimiz ile yaşamaktan çok daha kolaydır.

Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.

Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.

Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..