Showing posts with label huzur. Show all posts
Showing posts with label huzur. Show all posts

Thursday, 2 June 2016

Bir Bireyin Sağlıklı Olduğunu Nasıl Anlarsınız?


Sağlık konusundaki anlayışımızı değiştirmemiz gerektiğini, NIMH (Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü) Direktörü Thomas R.Insel'in 2013 tarihli konferansından ve daha sonra yayımlanmış akademik makalelerden anlamaktayız. Bugüne dek insan sağlığının bedensel ve ruhsal sağlık olarak tanımlanmış olmasına ve asıl risk taşıyan faktörün bedensel sağlık olduğuna inanmış olmamıza karşın; yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçek bu anlayışında dışında yeni bir bakış açısı kazanmamıza olanak sağlıyor. Bu durum daha çok, fizikteki klasik mekaniği uzun yıllar fiziğin kendisi sanmamıza rağmen; kuantum mekaniğin geliştirilmesi ile asıl gerçek olanın parçacık ve enerji alanları düzeyinde olduğunu anlamamız durumuyla benzerlik gösteriyor. Fizikteki sonunun kaynağı, dışımızda gözlemlediğimiz dünyanın büyük, elle tutulur ve görülebilir nesnelerden oluşmuş olmasının yarattığı yanılgının sonucuydu. Büyük nesnelerin iç dünyasını anlamaya başladıkça, işleyişin nesneler düzeyinde olmadığını; aksine gözle göremediğimiz, algılayamadığımız partikül-enerji dünyasında yaşandığını ve bunun sonuçlarını nesneler üzerinde gözlemlediğimizi anlamamıza dayanmaktadır. Thomas Insel, bu noktaya atıfta bulunarak; sağlımızın aslında bir bütün olduğunu ve altında yatan nedenlerin sinir sistemimiz ve beynimizde gerçekleştiği bakışına ulaşılmasında ilk adımı atanlardan biri olmuştur.

"Thomas Insel: Toward a new understanding of mental illness"https://www.ted.com/talks/thomas_insel_toward_a_new_understanding_of_mental_illness

Ölüme neden olan hastalıklar için aids, kanser ve kalp krizi, inme gibi sorunların başı çektiğine inanmış olmamıza karşın; İstatistiki yöntemlerle ölümlerin nedenlerine ilişkin yüzdesel dağılımına baktığımızda; intihar, saldırı, trafik kazaları, (savaş) gibi faktörlerin asıl nedenleri oluşturduğunu görmekteyiz. Bu föktörlerin kökenini araştırdığımızda ise, beyin bozukluklarının (eski ifadesiyle ruh sağlığı veya kişilik sorunlarının) asıl nedeni oluşturduğunu bulmaktayız.

The Chemistry of Life: The Human Body - By Michael Schirberhttp://www.livescience.com/3505-chemistry-life-human-body.html

Öte yandan bedenimiz 60 kimyasal elementin dengeli bulunması ve çalışmasına bağlıyken; beyinimiz için durum oldukça kompleks. 100'ün üzerinde nörotransmit ve 50'nin üzerinde peptid tespit edilebilmiştir.

Brain Basicshttp://www.nimh.nih.gov/health/educational-resources/brain-basics/brain-basics.shtml

Neurotransmitterhttps://en.wikipedia.org/wiki/Neurotransmitter

Neuroscience, 2nd editionhttp://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK10799/

Bütün bu bilgilerin ışında bir bireyin sağlıklı olabilmesi, moleküler biyolojik seviyedeki kimyasalların beden ve beyin üzerinde dengeli bulunması ve dengeli çalışmasına bağlıdır. Bu durumu sağlamak tam olarak henüz elimizde değildir. Doğuştan gelen genetik dna sorunları; diğer bir deyişle kalıtımsal sorunlar bireyin sağlıklı gelişmesine olanak veremediği durumlarda ya da yaralanma sonucu ortaya çıkan anomaliler nedeniyle oluşan sorunlara tam olarak çözüm üretilememektedir. Bu yüzyıl içinde yapılan analiz ve test çalışmalarının, gelecek yüzyıl içindeki geliştirmelere kaynak oluşturacağını da unutmamak gerekir.

Öte yandan sağlıklı bir bireyin; sağlığının sürdürülebilirliğini sağlamak yine bireyin kendi elindedir. Bunun için beslenme, çevresel faktörler, dinlenme, sportif aktivite ve bilinç seviyesini yükseltmek için sürekli eğitim gerektiğini akıldan çıkarmamak gerekir.

Eğer psikoloji, nöropskikoloji ya da tıbba farklı bir açıdan bakma konusunda açıksanız; aşağıdaki David Anderson'nun konuşmasını ayrıca dinlemenizi öneririm. Eğer bu konuşmadaki ana fikri, tüm tıb alanına aktaracak olursanız; yukarıda açıklamaya çalıştıklarımın daha netlik kazandığını fark edeceğinizi umuyorum.

David Anderson: Beyniniz bir kap kimyasal çorbadan daha fazlasıdır
https://www.ted.com/talks/david_anderson_your_brain_is_more_than_a_bag_of_chemicals?language=tr

Sağlıkla kalın.

Monday, 2 May 2016

Bir kış böyle geçti


Madem ki kişisel bloğum, neden anı defteri de olmasın dedim. Kendi kendime bir kış böyle geçti albümü yaptım. Uzun yıllardır yaşadığım en huzurlu kışı geride bıraktım. Bu arada 17 tablo, 5 beste ve 1 roman, 39 makale.. Verimli gibi. Şimdi baharın tatlı esintileriyle yaza merhaba günleri..


































Thursday, 31 March 2016

Mutluluk nedir?


İnsanlara mutluluk nedir diye soruyorum. Kategori olarak, çocuk (0-15), genç(16-35), orta yaşlı(36-50), yaşlı(51-80), bekar ve evli grupların verdikleri yanıtları birlikte irdeleyelim.

Çocuklara göre mutluluk. Oyuncak, hafta sonları daha çok arkadaşlarıyla oynamak, arkadaşlarıyla eğlenmek, daha az ödev. Ayrılık yaşamış ailelerde, anne veya babasının geri gelmesi. 

Genç grubundakilerle, Orta yaş grubundakilerin mutluluk anlayışında benzerlikler göze çarpıyor. Daha iyi bir yaşam standardı, daha yüksek gelir, iyi bir evlilik, araba, daha iyi yerde ev, Avrupa özlemi veya gezisi, az sorun, az dert mutluluk olarak algılanıyor.  Bunun yanı sıra, eş veya sevgilisinden ayrılarak sorunlar yaşamış olanlarda, daha iyi bir yaşam anlayışının içinde, daha sevgi dolu, anlayışlı bir eş algısı mevcut. Hastalık yaşamış olanların ise, tanımlarına sağlıklı yaşamayı eklediklerini dinliyorum. Bekar olanların kimisi müzmin bekar olarak yaşamanın asıl mutluluk olduğunu; kimisi ise, iyi bir evlilik beklentisinde olduklarını ancak henüz öyle biriyle tanışmadıklarını anlatıyorlar.

Yaşlılar için mutluluk ise, tek kelimeyle önce sağlık. Sonra ise çocuklarının ilgisini özlüyorlar. İlgilenilmek ve yok sayılmamak aksine anımsanmak, ziyaret edilmek, aranıp, sorulmak istediklerini anlıyorum. Elbette insan hangi yaşta olursa olsun, mutluluk kavramı için tanımlamayı düşünmese bile değerli, önemli olduğunu, sevildiğini hissetmeye ihtiyaç duyuyor. Birinin size "iyi ki varsın" demesi kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.

Mutluluğu ütopik faktörlere bağlı olarak algılayanlar olduğu gibi, anlık sevinçleri mutluluk olarak tanımlayanları da mevcut. Örneğin, mutluluğu tüm dünyadaki silahların ve savaşların tamamen bitmesine bağlayanlar ya da hiç aç kalmadığı gün mutlu yaşayabilirim diyenler var. Bunun yanı sıra, sevdiğim bir arkadaşımı gördüğümde mutlu olurum ya da hiç beklemediğim anda para çıkarsa mutlu olurum, şu an istediğim yemeği yiyorum ve mutluyum diyenlere rastlıyorum. (yemek sonrası, çok lezzetliydi ama fazla yedim; off midem iyi değil, şimdi mutsuzum diyenleri de var)

Çok primitif anlık bakışı bir kenara bırakacak olursak; bu küçük araştırmadan elde ettiğim veriler doğrultusunda, insanların beklentilerinin karşılanmasının kendilerini mutlu edeceğine inandıklarını görüyorum. Başka bir deyişle, araştırma sonucunun ortaya koyduğu tanım : "beklentinin karşılanması mutluluktur".
Beklenti ise, insanların yaşamlarında eksik olduğunu hissettikleri olgulardır. Çocukların oyuncak, daha çok oyun veya anne,babalarını özlemeleri, onların yaşamlarında eksikliğini hissettikleri olgulara işaret ediyor. Keza, daha yüksek gelir, az gelirli biri için hayati öneme sahip olurken; hali hazırda yaşama standardı ortalama veya ortalamanın üzerini yakalamış kişiler için ise, özlem ve açlık olarak tarif edilebilir. Açlık dürtüsü, toplumun veya çevresel kaynakların beslediği bir fenomendir. İyi bir araca sahip olduğu halde daha lüks veya kendi tanımına göre daha iyisini isteyen birey için, açlık dürtüsü daha yoğundur. Temel ihtiyaçlar (yeme-içme-barınma-korunma) eşiğinde veya henüz bu eşiği aşamamış bireyler için beklentinin gerçekçi olmadığını söylemek mümkün değildir.

Toplumda, mutluluk anlayışının beklentilerin karşılanması ile doğru orantılı bir algı olsa dahi, ABD ve Avrupa kaynaklı yapılan gelir-mutluluk korelasyon araştırmalarının ortaya koyduğu gerçek, bu durumun doğru orantılı olarak artmadığını göstermiştir. 1973-2003 yılları arasında yapılan araştırmaların 40000 USD/Yıl - 2015 verilerine göre 75000 USD/Yıl arasında değişim göstermesine karşın, bu eşiğin aşılması mutluluk, stressiz bir yaşam anlamına gelmediği tespit edilmiştir. (http://eprints.qut.edu.au/30738/1/30738_final.pdf , http://www.uvm.edu/~pdodds/research/papers/others/2001/easterlin2001a.pdf)

Eğer mutluluk tarifiniz daha iyi bir yaşam standardı, maddi faktörlere veya gelire bağlı ise; bu tanımın tam olarak doğru veya gerçekçi olduğu söylenemez. Öte yandan, mutluluk anlayışının bir veya birkaç beklentiye bağlanarak tanımlanması ise; o beklentilerin karşılanması durumunda tekrar düşüşe geçeceğinin doğru olarak anlaşılması gerekir. Temel ihtiyaçlar eşiğini hariç tutarak, beklentilerin karşılanmasına bağlanan mutluluk anlayışının, bireyi mutsuzluk algısına dürtüleyeceğini söylemek zorundayım. Her insan daha iyi standartlarda yaşamak isteyebilir. Elbette herkesin buna hakkı vardır. Her insanın beklentileri olabilir ve bu beklentilerini karşılamak için planlar yapabilir, çaba harcayabilir. Elbette herkesin buna da hakkı vardır. Daha güvende, daha iyi demokratik şartlarda, daha iyi standartlarda yaşama kavuşma isteğinin mutluluk olarak tarif edilmesi doğru bir bakış açısı mıdır? (http://sites.psu.edu/tetirclblog/2015/10/12/the-correlation-between-democracy-and-happiness/ , https://www3.nd.edu/~adutt/activities/documents/InglehartHappinessandDemocracy1.pdf , http://folk.uio.no/carlhk/publications/SWB.pdf ) Avrupa ve ABD Üniversite kaynaklı verilere göre Demokrasi ve Mutluluk arasındaki korelasyonun doğru orantılı olduğunu göstermektedir. Ancak bu verilere daha geniş açıdan bakabilmek için Rusya, Çin, Küba, Suudi Arabistan, Fas, Katar, Brunei, Umman, Vatikan, Kamboçya, K.Kore, Fiji, Türkmenistan, Vietnam kaynaklı araştırmaların da değerlendirilmesi gerekmesine karşın, bu verilere rastlayamadığımı ifade etmek isterim.  Çünkü demokrasi ve mutluluk arasında doğru orantı olduğunu kabul edecek olursak; dünya üzerinde diğer sistemlerde yaşayan insanların hepsinin mutsuz olduklarını varsaymamız gerekecektir. Ki bu da, ciddi bir nüfusun, neredeyse dünya nüfusunun 2/3'nün mutsuz yaşadığı anlamına gelir. Şahsen, demokrasinin mutluluk üzerinde etkisi olduğunu düşünmemle birlikte, diğer sistemlerde yaşayan insanların tamamen mutsuz oldukları varsayımını ön görmüyorum.

Mutluluk nedir sorusunu, yalnızca beklentilerin karşılanması,siyasal faktörler olarak yanıtlayamayız. Siyasal, çevresel ve yaşamsal standardın mutluluk üzerinde payı olmadığını da söyleyemeyiz. Fakat tüm bunların ötesinde sağlık olmadan mutluluğun yaşanamayacağı da bir gerçektir. Belki de mutluluk çiçekler içinde küçücük bir evde çorbasını pişirip-içebilen sağlıklı insanın hissettiğidir. 

Sağlık ve mutlulukla kalın.

Tuesday, 26 January 2016

Bir pazar günü

Günaydın aşkım, kahvaltı hazır, kahven olmak üzere seslenişiyle uyandım. O tatlı sesi, on yıldır bir gün bile değişmemişti. Yürekten gelen, huzur ve yaşam sevinciyle dolu, sevgiyle bezenmiş, sesindeki o tatlı tınıyı seviyordum. Gözlerimi açtığımda, o mavi gülümseyen gözleriyle bana bakıyor, muzur bir gülümsemeyle haydi kalk artık diyordu. Gözlerim bir an saate takıldı. Birkez bile bakışlarımı kaçırmaz, daha söylemeden, ne demek istediğimi anlardı. Saat 10 oldu bitanem deyiverdi. Bende gülümseyerek kalktım. Balkondaki çiçeklerin mis kokularına, kahvenin taze kokusu karışmıştı. Her pazar yaptığımız gibi kahvelerimizi alıp, balkonda oturduk. Havanın soğuk ya da sıcak olması fark etmezdi. Evimizin büyük ya da küçük olması; arabamızın eski ya da yeni olması; hatta ses yapıp yapmaması ya da gelir düzeyimiz; bulunduğumuz yer de fark etmezdi. Benden başka arkadaş ya da dosta ihtiyaç duymaz; mutlaka yanımda olmak ister; sol yanım olduğunu daima hissettirdi. Bu duygunun güzelliğini, insanda bıraktığı huzur ve güveni tarif edemem. Beni mutlu etmenin, onu mutlu hissettirdiğini anlamam birkaç ayımı almıştı. Derken bende aynı yolu tercih etmiştim. Birlikte aynı kitapları okur, aynı filmleri izler, aynı ezgileri çalışır, benzer tabloları yapar, aynı müziği dinler, aynı konuları araştırırdık. Keyif aldığım her şeyden keyif alıyor; merak ettiğim herşeyi onun da merak ediyor olması birlikte gelişmemizi sağlıyor; ortak konuşacak yığınla konumuz birikiyordu. Aynı yerleri gezmeyi seviyor; aynı yemekleri yemekten mutluluk duyuyorduk. Tek sorunumuz; yatağın aynı tarafında uyumayı sevmekti. Beni sol yanına almak isterdi. Ben de O'nu. Sıraya koymuştuk. Birer ay arayla değişiyorduk. Bu duyguyu bilemezsiniz. Her sabah ve her akşam o tatlı mavi gülümseyen gözlerine, narin yüzüne, biçimli minik burnuna baktıkça içim teşekkürle doluyordu. Bir gece, hiç beklemediğim bir anda, aynı cümlelerle bana aynı teşekkürü anlatıvermişti. Nasıl harika bir yürek çırpıntısıdır; tahmin edemezsiniz. İyi ki varsın, iyi ki seni bulmuşum demekten hiç vazgeçmedi. Ben de aynı sevinçle karşılık veriyordum. İyi ki birbirimizi bulduk diyebilmenin, insanda bıraktığı hafifliğini paylaşıyorduk. 

Böylece yıllar yılları kovaladı. Yıllar geçtikçe, zamanı durdurmak istiyorduk. Zaman tam o anda, ellerimizin kavuştuğu anda dursun diye dua ediyorduk. Sonsuza dek, o an olsun. Ömrüm boyunca nefret nedir bilmeden yaşamış ve kötü bir ruhtan nefreti öğrenmiştim. O kötü ruhtan öğrendiğim tek şey buydu. Daha tanışır tanışmaz, içimdeki o bana ait olmayan, zorla içime yerleştirilmiş duyguyu yakalayıvermişti. Senin benliğin o duyguya çok uzak yaratılmış deyivermişti. Nasıl, anlamadım diye karşılık vermiştim. Gülümsemiş; geçecek demişti. Ben, başımı hafifçe yana eğip; gülümsedikten sonra; elbette ama bir de neden bahsettiğini bilsem diye karşılık vermiştim. 

Daha ilk günlerde adeta ruhumun içine dalmış; bana hiçbir zaman ait olmayan, zorla, eziyetle yerleştirilmiş o nefret duygusunu yakalayıp; söküp atmıştı. Bunu nasıl yaptığını hiç bilemedim. Ama olmuştu. Geçivermişti. Benimde garip taraflarım vardı; kimsenin duymadığı sesleri duyar; kimsenin hissetmediklerini hisseder ve hatta bilirdim. O ise; görüyordu. Kimsenin görmediklerini görüyor; oraya bilinmeyen bir el ile uzanıp, dokunuyordu. 

Bir keresinde O'na telciklerden bahsetmiştim. İki insan birbirini sevdiğinde arada telcikler oluşur ve birbirlerine o telciklerle bağlanırlar diye anlatmıştım. Bu çok eski bir meksika inanışıydı ve fakat ben bunu hisseder; dahası tüm duyularımla bilirdim. Bana ne dedi biliyor musunuz? Aramızdaki şu şeffaf iplikcikleri  mi söylüyorsun deyivermişti. Gözlerim kocaman açılmış; şaşkınlık içinde ona bakıyordum. Sonra, ben 19 tane sayabildim demişti. Ne ciddi misin.. görüyor musun demiştim. evet 19 tane.. ama nasıl olabilirdi.. 19 iplikçik vardı ama nasıl görebilmişti.. dik bir uçurumdan düşmüş ya da saatte 500km ile duvara çarpmış gibi hissediyordum. Ben onun içindeki sesleri, renkleri duyabiliyor; O ise bu renkleri görebiliyordu. İki hilkat garibesi birbirimizi bulmuştuk. O an; rastgele birşey yoktur; mutlaka bir nedeni ve düzeni vardır dediğimde; evet doğru demişti. rastgele olduğu zannedilmesinin nedeni; insanların oluşu görememelerinden kaynaklanıyor diye yanıtlamıştı beni. İşte o saniye; aynı olduğumuzu anlamıştım. Aynı ruhun farklı tezahürleriydik. Çok zaman kaybettik deyiverdi bana. Çok gereksiz bekledim dedi. Benim hazır olmamı beklediğini anlamıştım. Haklıydı; çok gereksiz, saçma yönlere sapmış; gereksiz insanlarla zaman kaybetmiştim. Ama belki, bu benim gelişmem için gerekliydi diye yanıtlamak istedim ama öyle bir yanıt verdi ki; kahkaha ile gülmeye başladık. Sonra; sen zaten hazırdın; bu senin içinde ve sen istemesen de var olan birşey dedi. Sen yalnızca saçmaladın. Gereksiz yere zaman harcadın. Duyularını kapatıp; karanlıkta ışık aramaya kalktın diye yanıtladı. O karanlık ruhu kast ettiğini anlamıştım. Haklısın aslında dedim.

Kahvelerimizi bitirip; müthiş lezzetli kahvaltımızı yine balkonda yapıyorduk. Birden bana döndü ve yine muzur bir gülümsemeyle, kıkırdayarak aklıma harika bir fikir geldi deyiverdi. Ben ise; nedir anlamında başımı hafifçe eğince.. söylüyorum ama gülmek yok dedi.. peki dedim.. akşam yemeğini sinop'ta yemeğe ne dersin diye sordu.. Sinop muuuuu dedim refleksle.. evetttt dedi.. ikimizde orasını çok seviyorduk ama istanbul'dan uzaktı. Bir an düşündükten sonra evet harika bir fikir dedim; çünkü bu mevsimde sinop muhteşemdir. Bir saat içinde hazırlanmış; yola çıkmıştık bile. Yol boyunca eğlenmediğimiz, şakalaşmadığımız bir dakika bile olmadan Sinop'a varmıştık.

Şimdi Sinop'ta mangalımızı yakıyor; sandalyelerimizi açıp; pratik piknik masamızı hazırlıyorduk. Arada yine şakalaşıyor; kimi zaman fizikten matematikten kimi zaman sanattan biraz ekosistemin nasıl işlediğinden bahsedip, arada birlikte ezgiler mırıldanıyorduk. Yemeklerimiz hazır olduğunda güneşin kırmızı tayfa kayan ışınları, ufku hayranlık verecek güzellikte boyuyordu. Başını omzuma dayamış kırmızının hafifçe maviden griye kaymasını izliyorduk ki ağzıma köfteleri doldurmaya başladı.. homurdanıp ağzıma tıkma yav şunları demeye kalmadan, ben de aynısını yapmaya başlamıştım.. bir yandan boğazımıza kaçırmadan yemeye çalışırken, bir yandan da gülmeyi ihmal etmiyorduk..

Gece çökmeye başlamış.. hafif ve tatlı bir yorgunluk sarmıştı. O geceyi orada çadırımızda geçirip; sabah tan yerinin gri kızıllığında yola koyulmaya karar verip; tatlı uykumuza daldık..


iyi pazarlar.. 

Monday, 18 January 2016

Yaşama dair bir çift lakırdı.


Doğmak ister misin? Hangi ülkede, hangi zaman diliminde ya da hangi ailede soruları hiçbirimize sorulmamıştır. Dilimizi seçme şansı da tanınmamıştır. Eğer abartacak olursam; hangi gezegende doğmak istersin sorusu da sorulmamıştır. Doğum, bedenimiz, tenimiz, dilimiz, dna kodumuz, öğrenme ve zeka kapasitemiz, sakin veya hareketli mizaçta olmamız, hastalıklara karşı direnç gücümüz gibi onlarca detay bizim kararımız ya da seçimlerimiz dışında belirlenmiş ve bilinç seviyesine ulaştığımız andan itibaren kendimizi tanımaya başlamışızdır. Eğitim süremiz boyunca neyi öğrenmemiz gerektiğini seçemeden öğreniriz. Bütün bunlar bize hazır olarak sunulmuştur.
Bilinç, var olanı görüp tanımaya ve anlamaya çabalar. Sonra çevresine döner ve kendisiyle karşılaştırır. Karşılaştırma sonuçlarına göre ya neden sorularını sorar ya da kendini beğenir. Soruların yanıtları ne olursa olsun; kabullenmek zorunda olduğunu fark eder. Çünkü sunulanı değiştirip; yeniden doğmanın bir yolu yoktur.

1. Yaşamın anlamı öğrenmektir. Öğrenmek ise, deneyimleri anımsamak ve hayatınıza katabilmektir. Değiştirebildiklerimizi değiştirmek; değiştiremediklerimizi kabullenmektir.

2. Yaşamda ve bizlerin içinde iyi-kötü bir arada bulunur. İyi olabilmek; bencilliği yenebilmektir. Bencil olmayan insan, yaşamda var olan tüm hayata saygı duymaya ve elinden geldiğince güzelleştirmeye çabalar. Bencilliğini ne kadar yenebilirse; o ölçüde hayata değer katar.

3. Kendimiz ve kontrolümüz dışında gelişen olaylar vardır. Genelde acı vericidir. Savaş, doğal afet, ölüm, cinayetler vb. Yaşamın kendi sadeliği ve güzelliğine darbe vururlar. Bu durumlarda, kişi elden gelen yardımı yapmıyorsa, henüz insan olma bilincine ulaşmamıştır. Hiçbir şey yapmak mümkün değilse bile kötü (bencil) tarafa katılmamayı seçebilmelidir.

4. İyi ve doğru yaşamak tanımı insanın kendisine bağlıdır. Her insan için bu tanım aynı olmayabilir. Fakat insan olmak tanımı birdir. Nasıl yaşarsanız yaşayın; soluk aldığınız sürece kendinize ve tüm canlılara saygı duymayı öğrenin.

5. Sevmediğiniz insanlar, durumlar, ortamlar olabilir. Onlardan vazgeçin ve uzak durun. Bu sağlımız için gereklidir.

6. Problemle karşılaştığınızda soru sorun. Basite indirgeyin. Yanıtlarınız yalın ve anlaşılır; yapılabilir olsun.

7. Azlık, Çokluk kişiye göre tanım alır. Siz tanımlarsınız. Az tüketmek, gerekliliği en aza indirmek; yaşama katacağınız değerdir. Az şeye ihtiyaç duyan kişi, en hafif, en pratik, en huzurlu, en rahat ve kolay seyahat eden kişidir. Mutluluğun sırrı, en az tüketmek ve en azla yaşamaktır.

8. Ölmeden önce üretin. Öğrendiklerinizi üretime dönüştürün. Meyve versin dallarınız, aklınız, ruhunuz. Geriye değerler, ürünler, düşünceler, güzellikler bırakın.

9. Yaşamı sevmeyi ihmal etmeyin ki her şeye rağmen yaşam sevinciniz eksilmesin.