Showing posts with label şiir. Show all posts
Showing posts with label şiir. Show all posts

Thursday, 23 June 2016

Mutlusun



Sağlığın yerinde mi? 
Başını sokacağın çatın da var mı?
Akşamları bir kap aşın;
Balkonunda çiçekler içinde bir fincan köpüklü kahven,
Sevenlerin, özleyenlerin, 
Bir de fikrine değer verip dinleyenlerin
Seni örnek alıp aydınlattıkların,
Aklında dünyanın bilgisi,
Yolunu da aydınlatıyorsa;
Senden mutlusu yok bu dünyada.

Saturday, 16 January 2016

Saf Sevgi

Bir ilişki ya da evliliğin yürütülememesinin temel nedeni, iki kişiden birinin emek vermeyi bırakmış olmasıdır. Her fırsatta ilişki, evlilik ve sevginin, emeğin bir sonucu (fonksiyonu) olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. İki kişi arasındaki duygular, dürtüler karmaşık bir düzende oluşur. Bu karmaşık transferin okunabilir ya da anlaşılabilir hale gelmesini sağlayan şey ise bilmektir. Havada uçuşan feromonları anlayıp, tanımlayabilmek kolayca yapılabilecek birşey değildir. Basit bir örnek vermek gerekirse; aşk ve hoşlanma duygusu, insan davranışının dışarıdan gelen uyarıya istem dışı verdiği tepkisi veya sinirsel etkinliğidir (refleksidir). Refleks bilinçli bir davranış modeli değildir. Bu duyguya neden olan, yalnızca karşıdaki kişinin görünümü, duruş, giyiniş, konuşma veya statüsü olabileceği gibi feromonların etkisi olabilir. Bunlar sizi etkiler ve tepkisel olarak ya hoşlanırsınız ya da hoşlanmazsınız. Bazı insanlarda daha derin etki bırakır; hoşlanma duygusu daha yoğun hissedilir ve adına aşk dersiniz. O kişiyi yakından tanıdığınızda bu duygunuz değişir ve kişinin karakteri, davranışları, konuşması, düşünceleri sizi ya hayal kırıklığına sevk eder ya da birlikte olmaya ve sevmeye başlarsınız. Sevdiğiniz, o kişinin karakteridir. Hoşlanmadığınız kişiyi sevemezsiniz diye kabul edilir; öte yandan sevmediğiniz kişiden ise hoşlanmazsınız. Bu ifadeler yüzeysel tanımlamalardır. Başta hoşlanmadığınız bir kişiyi daha sonra sevebilirsiniz. Çünkü sevgi duygusu; karşınızdaki kişinin karakterini tanıdıkça gelişen bir duygudur. Fakat sevgi ve ilişkinin ulaştığı seviyeyi koruyabilmesi için emek vermelisiniz ki bu bilinçli bir davranış modelidir. Aksi durumda kendiliğinden (doğal olarak) bu duygu seviyesinin sürmediğine şahit olursunuz. 

Emek, tarifi çok geniş bir kavramdır. Her iki kişinin emek kavramını anlama ve tanımlama becerisi birbirine yakın olmalıdır. Tek yönlü emek çalışmayacağı (bir kişinin emeği) gibi çok farklı aile kültürlerinden gelen kişilerin veya çok farklı gelişmişlik düzeyine sahip kişilerin, emeği algılama seviyeleri farklı olacağından yine çalıştırılması kolay değildir. Örneğin ailesinde ayrılma yaşamış ve sokakta yetişmiş biri ile sıcak bir aile ortamında yetişmiş birinin evlilik ilişkisi ciddi çatışmalara ve çok farklı emek algısına neden olacağından, ilişkinin yürütülmesi kolay değildir. Duygusal tatmini dışarıda arayan biri ile kurduğu ilişki içinde arayıp, yürütmeye çalışan birinin, evlilik ya da ilişkisinin sürmesi de çok güçtür. Bu tip örnekler genellikle ilişkiyi sürdürmeyi başaramazlar. Çünkü uyumlu bir model oluşturabilecek yeterli parametre bulamayız. İlişkilerinin aşk veya hoşlanma refleksi ile başlamış olduğunu ancak emek-statü-karakter-aile vs. parametrelerin uyuşamadığını tespit ederiz. Gelişmiş bir kişi ile az gelişmiş ya da gelişmekte olan kişi arasında önemli bir eşik vardır. Tıpkı gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke gibidirler. Basit bir örnek vermek gerekirse; İsveç ile Nijerya gibidirler.

Gelişmiş bir insanda, benlik duygusu zayıflamış ve yerini eşitlik (saf sevgi) duygusu almıştır. O insan için tüm canlılar ve kendisi daha eşittir. Sınıflar arası katmanlar silikleşmiştir. Gelişme sürecinin üst seviyelerine yaklaştıkça sınıflar arası katmanlar azalır ve kişinin benliği tüm canlılar ile eşitlenir. ID minimize olmuş ve hatta silinmiştir. Bu seviyedeki biri için itme-çekme psikolojisini çalıştıramazsınız; kaldı ki hiçbir durum için buna ihtiyaç duymazsınız. O insanın benliği saf bir sevgiye dönüşmüştür. Ya da saf sevgi eşiğine yaklaşmıştır. Bu eşiğe yaklaştıkça benlik ve id azalır. İnsanın o ilkel (vahşi) tarafının kalmadığını yada zayıflamış, azalmış olduğunu gözlemlersiniz.

Tek bir sineği bile öldüremediğini, yerde gördüğü bir solucanı alıp uygun bir yere taşıdığını görürsünüz. Çiçekleri koparamaz, ağaçların dallarını kırmaya çekinir. Sokakta bir köpek ya da kediyle karşılaştığında onu sevmeye çalışmaz aksine sevgiyle bekler ve ona yol verir. Hatta yürürken karıncalara basmamaya özen gösterdiğini; yer yer sağa sola zıpladığına şahit olursunuz. O seviyeye yakın bile değilseniz; adamın deli olduğuna yemin edebilirsiniz. Hele ki bir sebeple bir yılanı öldürmek zorunda kalmışsa, günlerce çektiği azabı gözlerinde izleyebilirsiniz. Aylar boyunca o yılandan özür dilediğini duymazsınız ama bilmelisiniz ki özür dilemektedir. Böyle bir insanın sevgisini kavrayamazsınız. Hele ki benlik duygunuz yüksekse; herşey ya size baskı gibi gelir ya da tam bir paranoyak saçmalıktır.. anlama ihtimaliniz tam olarak imkansızdır.

Tibet yaylalarında yaşayan halkın ağızlarını bir örtü ile sardığını gördüğünüzde ya dini bir nedenle yaptıklarını sanırsınız ya da örf adetleri, giyim şekillerinin öyle olduğunu düşünürsünüz. Sormayı konuşmayı düşünseniz de; sebebini anlama ihtimaliniz yoktur. Çünkü; havada uçuşan minik sineklere zarar vermemek için ağızlarını örttüklerini söyleyemezler. Nasıl anlatsınlar ki.

Kırlık bir vadide, toprağa çekine çekine basan, başı yerde birini görürseniz bilin ki böceklere, taçlanmış çiçeklere, karıncalara basmadan, toprağı incitmeden yürümeye çalışıyordur. Sonra kendi kendinize sorun.. Ben insanlık serüvenin neresindeyim diye.. Eğer bunu bile soramıyorsanız; bu yazıyı okumanıza hiç gerek yok bence..

Sevgiyle esen kalın..

Monday, 11 January 2016

İnsan olmak..

Mutluluk isteriz ama mutluluk sürekliliği olan bir ruh hali değilidir.
Neşeli olmakta öyle.
Aşk istenir ama aşkta öyle.
Zenginlik istenir ama birgün herşey ters gidebilir. Ve ters gider de..


Peki sürekiliği olan nedir?

Onurlu olmak, sevgi dolu ve merhametli bir yüreğe sahip olmak,
Çalışkan olmak, bilgili olmak ve aklımızı kullanmak; çünkü bunların hepsi emek ister. Emek vermek ise elimizdedir.


Yetenekli, güzel, yakışıklı, zeki vs olmak ise doğuştan size sunulmuştur. Doğuştan sunulanlar birgün elinizden geri alınır. İlk başta kabullenmenize ve gurur duymanıza neden olan bu hediyeler, elinizden alındığında petrol kaynakları tükenmiş suudilere dönersiniz.


Yok rakı şöyle içilir, balık böyle yenir diye boş konularla uğraşanlar geriye ancak kanalizasyonda fazladan birikinti bırakır. Yaşam eğlence ve keyiften ibaret olsaydı; şu dünyanın kralı çok olurdu..


Dönem dönem topluca ne çok insanın öldüğünü fark ediyor musunuz?
Geriye ne kalıyor? Nasıl anımsanıyorlar?


Ya hafızalara onur ve sevginizi bırakıyorsunuz ya da bir pislik daha gitti deniliyor.. 

Zaman varken hayata ve kendinize dair emek harcama fırsatınız varken değerlendirin derim. 

Ben öldükten sonra ne olacak diyenleri duyar gibiyim.. Ne mi olacak, ya doğru ve sağlam karakterli biriydi diye anılacaksınız ya da kötü biriydi (fahişe ruhluydu-sapıktı-hırsızdı-caniydi) diye.. Arınmak için halen zaman varken, fırsatı kullanın derim. Evrende hiçbir enerjinin yok olmadığını bilmiyorsanız; şimdi öğrendiniz 


Evrende hiç birşey yok olmaz; dönüşerek sürekliliğini sürdürür.. Ve o kalplere bıraktıklarınız sinyaller-izler; ilk siyah beyaz televizyon yayının gemini (ikizler) takım yıldızına ulaşması gibi nereye giderseniz gidin peşinizi bırakmaz..
ben ataistim diyenleri duyar gibiyim.. arkadaş bu basit bir astrofizik-fizik kuralı; keşke inançla ilgisi olsaydı; son dakika günah çıkarıp, iki mum yakıp yırtardın belki.. 
Hadi geçmiş olsun deyip bağlayalım..









Friday, 8 January 2016

İnsanca birşeyler.

Bazen düşünceleri anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur.
Konuşur gibi yazmak diyelim.
Düz yazı ile şiirin füzyona tutulmuş şekli diyelim.
Konuşurken arada dertleşmek
ya da sesli düşünmek diyelim.
Öyle ya da böyle 
belki de şöyle demeli
ekspresyonist sözcükler
duyguları düşüncelere füzyonlayıp
kelimeye sarılmış insanca birşeyler.

Eş olmak üzerine lakırdı.


Sevdiğimiz dost ve arkadaşlarımızla; eğer aynı çatı altında değilse akrabalarımızla güzel bir ilişki-iletişimi sürdürmek aynı evin içinde eş ile yaşamı paylaşmaktan çok daha kolaydır. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar ve kimse kimseye hayata dair sorumluluklar yüklemez. İş çevremiz hariç olmak üzere; arkadaş ve dostlarımızla genelde her günü birlikte geçirmeyiz. Çocuklar küçükken aynı evin içinde yaşamak yine nispeten kolaydır. Çünkü ilk önce sevgi bağı çok güçlüdür; çok sevimlidirler ve ikincisi bir yöneten - yönetilen ilişkisi istemeden olsa da kurulur. Elbette tüm bunların zor zamanları, tahammül edemediğimiz davranış veya anları vardır. Öyle olsa bile çözümleriz; ya da çocuklarımız hariç arkadaşlarla olan iletişim sıklığını geniş zamana yayarak belki bir yol bulabiliriz; hiç olmadı iletişimi keseriz. Aynı evin içinde eşimiz ile yaşamaktan çok daha kolaydır.

Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.

Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.

Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..