Showing posts with label mutluluk. Show all posts
Showing posts with label mutluluk. Show all posts
Thursday, 2 June 2016
Bir Bireyin Sağlıklı Olduğunu Nasıl Anlarsınız?
Sağlık konusundaki anlayışımızı değiştirmemiz gerektiğini, NIMH (Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü) Direktörü Thomas R.Insel'in 2013 tarihli konferansından ve daha sonra yayımlanmış akademik makalelerden anlamaktayız. Bugüne dek insan sağlığının bedensel ve ruhsal sağlık olarak tanımlanmış olmasına ve asıl risk taşıyan faktörün bedensel sağlık olduğuna inanmış olmamıza karşın; yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçek bu anlayışında dışında yeni bir bakış açısı kazanmamıza olanak sağlıyor. Bu durum daha çok, fizikteki klasik mekaniği uzun yıllar fiziğin kendisi sanmamıza rağmen; kuantum mekaniğin geliştirilmesi ile asıl gerçek olanın parçacık ve enerji alanları düzeyinde olduğunu anlamamız durumuyla benzerlik gösteriyor. Fizikteki sonunun kaynağı, dışımızda gözlemlediğimiz dünyanın büyük, elle tutulur ve görülebilir nesnelerden oluşmuş olmasının yarattığı yanılgının sonucuydu. Büyük nesnelerin iç dünyasını anlamaya başladıkça, işleyişin nesneler düzeyinde olmadığını; aksine gözle göremediğimiz, algılayamadığımız partikül-enerji dünyasında yaşandığını ve bunun sonuçlarını nesneler üzerinde gözlemlediğimizi anlamamıza dayanmaktadır. Thomas Insel, bu noktaya atıfta bulunarak; sağlımızın aslında bir bütün olduğunu ve altında yatan nedenlerin sinir sistemimiz ve beynimizde gerçekleştiği bakışına ulaşılmasında ilk adımı atanlardan biri olmuştur.
"Thomas Insel: Toward a new understanding of mental illness"https://www.ted.com/talks/thomas_insel_toward_a_new_understanding_of_mental_illness
Ölüme neden olan hastalıklar için aids, kanser ve kalp krizi, inme gibi sorunların başı çektiğine inanmış olmamıza karşın; İstatistiki yöntemlerle ölümlerin nedenlerine ilişkin yüzdesel dağılımına baktığımızda; intihar, saldırı, trafik kazaları, (savaş) gibi faktörlerin asıl nedenleri oluşturduğunu görmekteyiz. Bu föktörlerin kökenini araştırdığımızda ise, beyin bozukluklarının (eski ifadesiyle ruh sağlığı veya kişilik sorunlarının) asıl nedeni oluşturduğunu bulmaktayız.
The Chemistry of Life: The Human Body - By Michael Schirberhttp://www.livescience.com/3505-chemistry-life-human-body.html
Öte yandan bedenimiz 60 kimyasal elementin dengeli bulunması ve çalışmasına bağlıyken; beyinimiz için durum oldukça kompleks. 100'ün üzerinde nörotransmit ve 50'nin üzerinde peptid tespit edilebilmiştir.
Brain Basicshttp://www.nimh.nih.gov/health/educational-resources/brain-basics/brain-basics.shtml
Neurotransmitterhttps://en.wikipedia.org/wiki/Neurotransmitter
Neuroscience, 2nd editionhttp://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK10799/
Bütün bu bilgilerin ışında bir bireyin sağlıklı olabilmesi, moleküler biyolojik seviyedeki kimyasalların beden ve beyin üzerinde dengeli bulunması ve dengeli çalışmasına bağlıdır. Bu durumu sağlamak tam olarak henüz elimizde değildir. Doğuştan gelen genetik dna sorunları; diğer bir deyişle kalıtımsal sorunlar bireyin sağlıklı gelişmesine olanak veremediği durumlarda ya da yaralanma sonucu ortaya çıkan anomaliler nedeniyle oluşan sorunlara tam olarak çözüm üretilememektedir. Bu yüzyıl içinde yapılan analiz ve test çalışmalarının, gelecek yüzyıl içindeki geliştirmelere kaynak oluşturacağını da unutmamak gerekir.
Öte yandan sağlıklı bir bireyin; sağlığının sürdürülebilirliğini sağlamak yine bireyin kendi elindedir. Bunun için beslenme, çevresel faktörler, dinlenme, sportif aktivite ve bilinç seviyesini yükseltmek için sürekli eğitim gerektiğini akıldan çıkarmamak gerekir.
Eğer psikoloji, nöropskikoloji ya da tıbba farklı bir açıdan bakma konusunda açıksanız; aşağıdaki David Anderson'nun konuşmasını ayrıca dinlemenizi öneririm. Eğer bu konuşmadaki ana fikri, tüm tıb alanına aktaracak olursanız; yukarıda açıklamaya çalıştıklarımın daha netlik kazandığını fark edeceğinizi umuyorum.
David Anderson: Beyniniz bir kap kimyasal çorbadan daha fazlasıdır
https://www.ted.com/talks/david_anderson_your_brain_is_more_than_a_bag_of_chemicals?language=tr
Sağlıkla kalın.
Tuesday, 26 April 2016
Ne zaman özleriz?
Ne zaman özleriz? Bazen uzun zaman görmediğimiz birini özlediğimizi hissederiz. Neden?
Çok hareketli bir yaşam içinde, çalışıyor, akşamları arkadaşlarınızla eğlenceli zaman geçiriyorsanız, geziyor, eğleniyorsanız; bu durumdan memnun ve mutlu olduğunuzu hissediyorsanız, uzun zamandır görmediğiniz kişiyi anımsamazsınız. Arada kısa durgun zamanlarda aklınıza gelse dahi tam bir özlem hissetmezsiniz.
Fakat bu hareketli ve neşeli yaşamınız bir nedenle kesintiye uğrayacak olursa ya da hareketli yaşamınız sizi eskisi kadar mutlu etmiyor ve neşelendirmiyorsa; işte bu durumda zihin refleks olarak daha mutlu hissettiği anları, dolayısıyla anıları arama eğilimi gösterir. Şimdiki zamanla geçmiş anılarını karşılaştırır. Serotonin seviyesini koruma eğilimi olarak tarif edebiliriz. Bu noktada zihin aradığı anılar içinde mutlu olduğu zamanları tespit eder. Böylece o anlara bağlı anıları çağırma yani anımsama eğilimi gösterir. İlgili anılardaki kişiler hafızamızda belirir. (Beyin dinamik bir yapıdadır; bu nedenle anımsama oldukça karmaşık bir işlemler bütünüdür. Beynin çok farklı noktalarına kayıt edilmiş verilerin çağrılması ve bir bütün hale getirilmesi aslında başlı başına ayrı bir konudur.) Onlarla veya o kişiyle mutlu hissettiğimiz anılar canlanmaya başlar. İşte bu nokta özleme duygusunu hissetmemize neden olur. (Serotonin seviyesinin tetiklemesiyle amigdala üzerinde özlem duygusu olarak hissettiğimiz nörorolojik kimyasal işlemler bütünüdür.) Yeniden o kişiyle birlikte geçirilecek zamanın yine sizi eskisi gibi mutlu edeceğini varsayarsınız.
Özleme duygusunun sizi, o kişiye ulaşma ve aramaya yönlendirdiğini fark edersiniz. Teknik detaylara girilmeden özetlendiğinde görüldüğü gibi çok karmaşık değildir. Serotonin seviyesini koruma eğiliminin, durağan zamanlardaki yan etkisidir. Yaşlı bireylerin gençlik zamanlarını özlemeleri, anılar içinde sürekli gezinti halinde olmaları da bu yüzdendir.
Eğer mutlu ve iyi bir çocukluk dönemi geçirmişseniz ancak şimdiki yaşantınızdan memnun değilseniz, çocukluk günlerinizi özlemeniz de aynı nedenledir.
Sevgiler
Thursday, 31 March 2016
Mutluluk nedir?
İnsanlara mutluluk nedir diye soruyorum. Kategori olarak, çocuk (0-15), genç(16-35), orta yaşlı(36-50), yaşlı(51-80), bekar ve evli grupların verdikleri yanıtları birlikte irdeleyelim.
Çocuklara göre mutluluk. Oyuncak, hafta sonları daha çok arkadaşlarıyla oynamak, arkadaşlarıyla eğlenmek, daha az ödev. Ayrılık yaşamış ailelerde, anne veya babasının geri gelmesi.
Genç grubundakilerle, Orta yaş grubundakilerin mutluluk anlayışında benzerlikler göze çarpıyor. Daha iyi bir yaşam standardı, daha yüksek gelir, iyi bir evlilik, araba, daha iyi yerde ev, Avrupa özlemi veya gezisi, az sorun, az dert mutluluk olarak algılanıyor. Bunun yanı sıra, eş veya sevgilisinden ayrılarak sorunlar yaşamış olanlarda, daha iyi bir yaşam anlayışının içinde, daha sevgi dolu, anlayışlı bir eş algısı mevcut. Hastalık yaşamış olanların ise, tanımlarına sağlıklı yaşamayı eklediklerini dinliyorum. Bekar olanların kimisi müzmin bekar olarak yaşamanın asıl mutluluk olduğunu; kimisi ise, iyi bir evlilik beklentisinde olduklarını ancak henüz öyle biriyle tanışmadıklarını anlatıyorlar.
Yaşlılar için mutluluk ise, tek kelimeyle önce sağlık. Sonra ise çocuklarının ilgisini özlüyorlar. İlgilenilmek ve yok sayılmamak aksine anımsanmak, ziyaret edilmek, aranıp, sorulmak istediklerini anlıyorum. Elbette insan hangi yaşta olursa olsun, mutluluk kavramı için tanımlamayı düşünmese bile değerli, önemli olduğunu, sevildiğini hissetmeye ihtiyaç duyuyor. Birinin size "iyi ki varsın" demesi kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.
Mutluluğu ütopik faktörlere bağlı olarak algılayanlar olduğu gibi, anlık sevinçleri mutluluk olarak tanımlayanları da mevcut. Örneğin, mutluluğu tüm dünyadaki silahların ve savaşların tamamen bitmesine bağlayanlar ya da hiç aç kalmadığı gün mutlu yaşayabilirim diyenler var. Bunun yanı sıra, sevdiğim bir arkadaşımı gördüğümde mutlu olurum ya da hiç beklemediğim anda para çıkarsa mutlu olurum, şu an istediğim yemeği yiyorum ve mutluyum diyenlere rastlıyorum. (yemek sonrası, çok lezzetliydi ama fazla yedim; off midem iyi değil, şimdi mutsuzum diyenleri de var)
Çok primitif anlık bakışı bir kenara bırakacak olursak; bu küçük araştırmadan elde ettiğim veriler doğrultusunda, insanların beklentilerinin karşılanmasının kendilerini mutlu edeceğine inandıklarını görüyorum. Başka bir deyişle, araştırma sonucunun ortaya koyduğu tanım : "beklentinin karşılanması mutluluktur".
Beklenti ise, insanların yaşamlarında eksik olduğunu hissettikleri olgulardır. Çocukların oyuncak, daha çok oyun veya anne,babalarını özlemeleri, onların yaşamlarında eksikliğini hissettikleri olgulara işaret ediyor. Keza, daha yüksek gelir, az gelirli biri için hayati öneme sahip olurken; hali hazırda yaşama standardı ortalama veya ortalamanın üzerini yakalamış kişiler için ise, özlem ve açlık olarak tarif edilebilir. Açlık dürtüsü, toplumun veya çevresel kaynakların beslediği bir fenomendir. İyi bir araca sahip olduğu halde daha lüks veya kendi tanımına göre daha iyisini isteyen birey için, açlık dürtüsü daha yoğundur. Temel ihtiyaçlar (yeme-içme-barınma-korunma) eşiğinde veya henüz bu eşiği aşamamış bireyler için beklentinin gerçekçi olmadığını söylemek mümkün değildir.
Toplumda, mutluluk anlayışının beklentilerin karşılanması ile doğru orantılı bir algı olsa dahi, ABD ve Avrupa kaynaklı yapılan gelir-mutluluk korelasyon araştırmalarının ortaya koyduğu gerçek, bu durumun doğru orantılı olarak artmadığını göstermiştir. 1973-2003 yılları arasında yapılan araştırmaların 40000 USD/Yıl - 2015 verilerine göre 75000 USD/Yıl arasında değişim göstermesine karşın, bu eşiğin aşılması mutluluk, stressiz bir yaşam anlamına gelmediği tespit edilmiştir. (http://eprints.qut.edu.au/30738/1/30738_final.pdf , http://www.uvm.edu/~pdodds/research/papers/others/2001/easterlin2001a.pdf)
Eğer mutluluk tarifiniz daha iyi bir yaşam standardı, maddi faktörlere veya gelire bağlı ise; bu tanımın tam olarak doğru veya gerçekçi olduğu söylenemez. Öte yandan, mutluluk anlayışının bir veya birkaç beklentiye bağlanarak tanımlanması ise; o beklentilerin karşılanması durumunda tekrar düşüşe geçeceğinin doğru olarak anlaşılması gerekir. Temel ihtiyaçlar eşiğini hariç tutarak, beklentilerin karşılanmasına bağlanan mutluluk anlayışının, bireyi mutsuzluk algısına dürtüleyeceğini söylemek zorundayım. Her insan daha iyi standartlarda yaşamak isteyebilir. Elbette herkesin buna hakkı vardır. Her insanın beklentileri olabilir ve bu beklentilerini karşılamak için planlar yapabilir, çaba harcayabilir. Elbette herkesin buna da hakkı vardır. Daha güvende, daha iyi demokratik şartlarda, daha iyi standartlarda yaşama kavuşma isteğinin mutluluk olarak tarif edilmesi doğru bir bakış açısı mıdır? (http://sites.psu.edu/tetirclblog/2015/10/12/the-correlation-between-democracy-and-happiness/ , https://www3.nd.edu/~adutt/activities/documents/InglehartHappinessandDemocracy1.pdf , http://folk.uio.no/carlhk/publications/SWB.pdf ) Avrupa ve ABD Üniversite kaynaklı verilere göre Demokrasi ve Mutluluk arasındaki korelasyonun doğru orantılı olduğunu göstermektedir. Ancak bu verilere daha geniş açıdan bakabilmek için Rusya, Çin, Küba, Suudi Arabistan, Fas, Katar, Brunei, Umman, Vatikan, Kamboçya, K.Kore, Fiji, Türkmenistan, Vietnam kaynaklı araştırmaların da değerlendirilmesi gerekmesine karşın, bu verilere rastlayamadığımı ifade etmek isterim. Çünkü demokrasi ve mutluluk arasında doğru orantı olduğunu kabul edecek olursak; dünya üzerinde diğer sistemlerde yaşayan insanların hepsinin mutsuz olduklarını varsaymamız gerekecektir. Ki bu da, ciddi bir nüfusun, neredeyse dünya nüfusunun 2/3'nün mutsuz yaşadığı anlamına gelir. Şahsen, demokrasinin mutluluk üzerinde etkisi olduğunu düşünmemle birlikte, diğer sistemlerde yaşayan insanların tamamen mutsuz oldukları varsayımını ön görmüyorum.
Mutluluk nedir sorusunu, yalnızca beklentilerin karşılanması,siyasal faktörler olarak yanıtlayamayız. Siyasal, çevresel ve yaşamsal standardın mutluluk üzerinde payı olmadığını da söyleyemeyiz. Fakat tüm bunların ötesinde sağlık olmadan mutluluğun yaşanamayacağı da bir gerçektir. Belki de mutluluk çiçekler içinde küçücük bir evde çorbasını pişirip-içebilen sağlıklı insanın hissettiğidir.
Sağlık ve mutlulukla kalın.
Wednesday, 30 March 2016
Acısıyla baş eden adam - ek
Eğer konuya sosyal psikoloji yerine bireysel psikolojik hastalıklar açısından bakacak olursak; şizofreniyi hariç tutarak birçok hastalık, korku ve sorunun çözümlenebileceğini söylemek mümkün. Son bölümü tamamlarken profesyonel destek almaktan çekinilmemesi gerektiğini vurgulamıştım. Konunun uzmanlarının desteği ve izlenecek doğru yöntemler ile birçok psikolojik rahatsızlığın çözümlenmesi mümkün.
Bazı psikolojik rahatsızlıklar kalıtsal ya da biyolojik sebeplere dayanıyor olabilir. Bazıları ise yaşanılan dönemdeki dış etkenlerin kalkması ile kendiliğinden geçebilir. Kimi durumda rahatsızlık, çocuk yaşlardan gelebileceği gibi gençlik dönemlerinde yaşanmış olan ve kontrolünüz dışındaki sorun ve korkulara uzanabilir. Köken sorun tespit edildiğinde sorunun çözümü mümkün olacaktır. Semptomlar hastalığın ya da rahatsızlığın tespitinde yardımcı olur. Daha önce bahsettiğim DSM prosedürleri bu semptomların analizinde kullanılan bir tekniktir.
Öte yandan her insanın psikolojik rahatsızlıkları olabilir. Buradaki kritik nokta, bu rahatsızlığın farkında olmasanız bile sizi etkilemesi ve çevrenizdeki diğer insanların hayatlarını zorlaştırmasına bağlıdır. Eğer böyle bir etki yoksa, psikolojik sorunun bir hastalık olduğu düşünülmemelidir. Fakat yine de bazı rahatsızlıklar gizli seyredebilir; sizinle birlikte yaşayan insanlar tarafından kolayca tespit edilemeyebilir. Örneğin bipolar rahatsızlıkların ve özellikle tip II'nin tespiti çok dikkatli bir gözlemci veya bir psikolog tarafından fark edilebilir. Keza histrionik bozukluğun tespiti de aynı derece kolay değildir. Fakat tekrar vurgulamam gerekirse, profesyonel destek ile çözümlenebilir.
Sevgi eksikliği bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorundur. Nedeni ise, insanların sevmeyi bildiklerini sanmalarından kaynaklanır. Sevmeyi öğrenmek ve insanın kendisini sevgiye açması birçok rahatsızlığın hafiflemesini sağlayacağı gibi tedavi sürecine olumlu katkı yapacaktır. Birey önce kendini sevmekle sevgiyi öğrenmeye başlamalıdır. İçsel çatışmaların hafiflemesinin başlama noktası kabul edilmelidir. Sevgi, bireyin içinde yaşatacağı hayali bir duygudan çok, duygunun, algı ve davranışa dönüşmesi halidir. Örnek vermek gerekirse, çocuğunuzu veya eşinizi çok sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Ancak çocuğunuz veya eşiniz kelimelerden çok davranış ve tutumunuzdan bu duygunuzu hissedip, algılayabilecektir. Sevdiğinizi söylemenize karşın, olumsuz tutum ve davranışlarınızın sevgi olarak algılanıp, hissedilmesi mümkün değildir. Kendinize karşı da aynı yöntemi kullanmalısınız.
Her insanın olabileceği gibi benimde bazı psikolojik sorunlarım var. Başlıcaları şunlar. Kapıyı kilitledim mi, ocağı kapattım mı, ışıkları söndürdüm mü, arabanın farlarını kapattım mı diye iki kez kontrol ederim. Hintlilerle beş yıl çalışıp, Hindistan'da kaldıktan ve oradan dizanteri kapıp döndükten sonra, bir de hastalık takıntım ortaya çıktı. Asansörün düğmelerine anahtarımla basıyorum ve mutlaka eve gelince ya da biriyle tokalaşınca ellerimi yıkıyorum. Bunların dışında örneğin iki bisikletim, iki arabam olamaz. İkincisi bende huzursuzluk yaratıyor. Bir sevgilim varsa ikincisi ya da evli olduğumda bir ilişkim olamaz; elime yüzüme bulaştırırım. Zaten olmasın, etik bulmuyorum. Evli insanların kaçamak yapıp başka partnerleri ile cinsel ilişki kurduklarını bir çok kez dinlemişimdir; ancak ben ölsem yapamam. Yapmaya kalksam kesin öyle bir karmaşaya düşerim ki sokaktaki tanımadığım insan bile mutlaka anlar. Ayrıca zaten iğrenç derecede etiksiz bulurum bu davranışı ki o dinlediğim insanları da bir şekilde eleştirmişimdir. Bir işi yaparken, tam , eksiksiz ve doğru şekilde yapma takıntım da vardır. Örneğin söz verdiğimde tutmamak beni derinden rahatsız eder. Halen tutamamış olduğum bir sözüm beni rahatsız etmeye devam ediyor. Tüm bunların nedeni, etik kısmını şimdilik bir kenara bırakacak olursak; obsesyon, yani takıntıdır. Buradaki ince nokta şu ki, eğer takıntılar hayatımı çekilmez derecede zorlaştırırlarsa işte o durumda obsesyon hastası duruma gelmişim demektir. Ama baş edebildiğiniz sürece ve hayatınızı karartma noktasına gelmemişse, bazen olması iyidir. Elbette aldatma konusunu kesinlikle hariç tutuyorum.
Öte yandan yükseklik korkum vardır. Arabayla dik bir uçurumun yanından geçmek zorunda kaldığımda bütün dikkatimi yola veririm. Ve mümkünse yüksek bir binada pencereden aşağıya bakmamaya çalışırım. Uzaklara, manzaraya bakmayı tercih ederim. Boğaziçi köprüsü tamiratında bir saha görevi almam mümkün olamaz. Fakat, zaten işimin gerekliliklerinde böyle bir zorunluluğum yok çok şükür. Eh tabi yamaç paraşütcülüğü ya da dağcılık gibi aktiviteler de yapamam ama çok büyük kayıp sayılmaz. Çünkü bu aktivitelere hiç ilgim olmadı. Uçakla seyahat etmek hiç sorun olmazken, yüksek bir binanın en üst katındaki balkona çıkamam.
Fakat bu obsesif sorunlara ve akrofobime karşın hayatımı olumsuz etkileyen ciddi sayılabilecek bir sorun yaşamadığımı söylemeliyim. Öte yandan başka bir obsesif sorun ise, gündelik malzemeleri yedekli almamdır. Şampuan, makarna, tıraş köpüğü, sabun gibi şeyleri alırken, hep bir yedeğini alırım. Elbette bu da obsesif bir sorun ama bütçemi batıracak şeyler için böyle bir yönelimim yok.
Sonuç olarak yaşamda herkesin obsesif ya da fobik (korku) sorunları olabilir. Bunlar hayatlarınızı çekilmez derecede etkilemiyor ve baş edebiliyorsanız hastalık olarak kabul etmemelisiniz ki bu durumlarda literatür olarak da hastalık kabul edilmezler.
Sağlıkla ve bilimle kalın..
Monday, 18 January 2016
Yaşama dair bir çift lakırdı.
Doğmak ister misin? Hangi ülkede, hangi zaman diliminde ya da hangi ailede soruları hiçbirimize sorulmamıştır. Dilimizi seçme şansı da tanınmamıştır. Eğer abartacak olursam; hangi gezegende doğmak istersin sorusu da sorulmamıştır. Doğum, bedenimiz, tenimiz, dilimiz, dna kodumuz, öğrenme ve zeka kapasitemiz, sakin veya hareketli mizaçta olmamız, hastalıklara karşı direnç gücümüz gibi onlarca detay bizim kararımız ya da seçimlerimiz dışında belirlenmiş ve bilinç seviyesine ulaştığımız andan itibaren kendimizi tanımaya başlamışızdır. Eğitim süremiz boyunca neyi öğrenmemiz gerektiğini seçemeden öğreniriz. Bütün bunlar bize hazır olarak sunulmuştur.
Bilinç, var olanı görüp tanımaya ve anlamaya çabalar. Sonra çevresine döner ve kendisiyle karşılaştırır. Karşılaştırma sonuçlarına göre ya neden sorularını sorar ya da kendini beğenir. Soruların yanıtları ne olursa olsun; kabullenmek zorunda olduğunu fark eder. Çünkü sunulanı değiştirip; yeniden doğmanın bir yolu yoktur.
1. Yaşamın anlamı öğrenmektir. Öğrenmek ise, deneyimleri anımsamak ve hayatınıza katabilmektir. Değiştirebildiklerimizi değiştirmek; değiştiremediklerimizi kabullenmektir.
2. Yaşamda ve bizlerin içinde iyi-kötü bir arada bulunur. İyi olabilmek; bencilliği yenebilmektir. Bencil olmayan insan, yaşamda var olan tüm hayata saygı duymaya ve elinden geldiğince güzelleştirmeye çabalar. Bencilliğini ne kadar yenebilirse; o ölçüde hayata değer katar.
3. Kendimiz ve kontrolümüz dışında gelişen olaylar vardır. Genelde acı vericidir. Savaş, doğal afet, ölüm, cinayetler vb. Yaşamın kendi sadeliği ve güzelliğine darbe vururlar. Bu durumlarda, kişi elden gelen yardımı yapmıyorsa, henüz insan olma bilincine ulaşmamıştır. Hiçbir şey yapmak mümkün değilse bile kötü (bencil) tarafa katılmamayı seçebilmelidir.
4. İyi ve doğru yaşamak tanımı insanın kendisine bağlıdır. Her insan için bu tanım aynı olmayabilir. Fakat insan olmak tanımı birdir. Nasıl yaşarsanız yaşayın; soluk aldığınız sürece kendinize ve tüm canlılara saygı duymayı öğrenin.
5. Sevmediğiniz insanlar, durumlar, ortamlar olabilir. Onlardan vazgeçin ve uzak durun. Bu sağlımız için gereklidir.
6. Problemle karşılaştığınızda soru sorun. Basite indirgeyin. Yanıtlarınız yalın ve anlaşılır; yapılabilir olsun.
7. Azlık, Çokluk kişiye göre tanım alır. Siz tanımlarsınız. Az tüketmek, gerekliliği en aza indirmek; yaşama katacağınız değerdir. Az şeye ihtiyaç duyan kişi, en hafif, en pratik, en huzurlu, en rahat ve kolay seyahat eden kişidir. Mutluluğun sırrı, en az tüketmek ve en azla yaşamaktır.
8. Ölmeden önce üretin. Öğrendiklerinizi üretime dönüştürün. Meyve versin dallarınız, aklınız, ruhunuz. Geriye değerler, ürünler, düşünceler, güzellikler bırakın.
9. Yaşamı sevmeyi ihmal etmeyin ki her şeye rağmen yaşam sevinciniz eksilmesin.
2. Yaşamda ve bizlerin içinde iyi-kötü bir arada bulunur. İyi olabilmek; bencilliği yenebilmektir. Bencil olmayan insan, yaşamda var olan tüm hayata saygı duymaya ve elinden geldiğince güzelleştirmeye çabalar. Bencilliğini ne kadar yenebilirse; o ölçüde hayata değer katar.
3. Kendimiz ve kontrolümüz dışında gelişen olaylar vardır. Genelde acı vericidir. Savaş, doğal afet, ölüm, cinayetler vb. Yaşamın kendi sadeliği ve güzelliğine darbe vururlar. Bu durumlarda, kişi elden gelen yardımı yapmıyorsa, henüz insan olma bilincine ulaşmamıştır. Hiçbir şey yapmak mümkün değilse bile kötü (bencil) tarafa katılmamayı seçebilmelidir.
4. İyi ve doğru yaşamak tanımı insanın kendisine bağlıdır. Her insan için bu tanım aynı olmayabilir. Fakat insan olmak tanımı birdir. Nasıl yaşarsanız yaşayın; soluk aldığınız sürece kendinize ve tüm canlılara saygı duymayı öğrenin.
5. Sevmediğiniz insanlar, durumlar, ortamlar olabilir. Onlardan vazgeçin ve uzak durun. Bu sağlımız için gereklidir.
6. Problemle karşılaştığınızda soru sorun. Basite indirgeyin. Yanıtlarınız yalın ve anlaşılır; yapılabilir olsun.
7. Azlık, Çokluk kişiye göre tanım alır. Siz tanımlarsınız. Az tüketmek, gerekliliği en aza indirmek; yaşama katacağınız değerdir. Az şeye ihtiyaç duyan kişi, en hafif, en pratik, en huzurlu, en rahat ve kolay seyahat eden kişidir. Mutluluğun sırrı, en az tüketmek ve en azla yaşamaktır.
8. Ölmeden önce üretin. Öğrendiklerinizi üretime dönüştürün. Meyve versin dallarınız, aklınız, ruhunuz. Geriye değerler, ürünler, düşünceler, güzellikler bırakın.
9. Yaşamı sevmeyi ihmal etmeyin ki her şeye rağmen yaşam sevinciniz eksilmesin.
Friday, 8 January 2016
Eş olmak üzerine lakırdı.
Sevdiğimiz dost ve arkadaşlarımızla; eğer aynı çatı altında değilse akrabalarımızla güzel bir ilişki-iletişimi sürdürmek aynı evin içinde eş ile yaşamı paylaşmaktan çok daha kolaydır. Çünkü herkes kendi hayatını yaşar ve kimse kimseye hayata dair sorumluluklar yüklemez. İş çevremiz hariç olmak üzere; arkadaş ve dostlarımızla genelde her günü birlikte geçirmeyiz. Çocuklar küçükken aynı evin içinde yaşamak yine nispeten kolaydır. Çünkü ilk önce sevgi bağı çok güçlüdür; çok sevimlidirler ve ikincisi bir yöneten - yönetilen ilişkisi istemeden olsa da kurulur. Elbette tüm bunların zor zamanları, tahammül edemediğimiz davranış veya anları vardır. Öyle olsa bile çözümleriz; ya da çocuklarımız hariç arkadaşlarla olan iletişim sıklığını geniş zamana yayarak belki bir yol bulabiliriz; hiç olmadı iletişimi keseriz. Aynı evin içinde eşimiz ile yaşamaktan çok daha kolaydır.
Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.
Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.
Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..
Günümüzde eş ilişkisinde bir alt-üst (yöneten-yönetilen) kurulmamalıdır. Dominant bir karakter her zaman yöneten olmak isteyebilir. Fakat bu olduğunda; biliriz ki; harika olabilecek bir ilişkinin içine dikenler koymaya başlamışızdır. Çünkü hiçbir insan aşağılanan, yönetilen, sözü umursanmayan, değersizleştirilen kişi olmak istemez. Üstelik çok severek hayatını bağladığı - can yoldaşı olarak yola çıktığı eşinden bu davranışı görmek istemez. Evlilik deneyimi olan herkes bilir ki; asıl söylenmeyen beklenti; eşinizin sizin en iyi arkadaşınız-dostunuz-can yoldaşınız-hayata onun elleriyle tutunduğunuz-zorluklara birlikte göğüs gereceğiniz-güzel zamanları birlikte kutlayacağınız-saygı duyup-saygı duyulacağınız-güvenip-güvenildiğinizi hissedeceğiniz; evliliğinize sahip çıkan kişidir. Her aile kendi içinde ayrı bir kültür barındırdığından; ilk başlarda kültürel farklılıklardan kaynaklanan çatışmalar olsa bile; bu uzun süren bir durum değildir.
Fakat asıl hassas olan nokta ise; günümüzde fazlaca yapılan bir hata olan eşlerin bireyler olarak hayatlarını sürdürmek istemeleridir. Birey ile eş kavramı birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Her birey kendi hayatlarını yaşar. Eşler ise ortak bir kültür içinde ortak hayatlarını yaşarlar. Bunu yapamayanlar zamanla eş duygu-paylaşım-hissinden uzaklaşmaya başlarlar. Bir süre sonra bir evi paylaşan arkadaşlar olurlar. Ve zamanla aynı evi paylaşan bireylere dönüşürler. Aynı evin paylaşılması bir çok nedene bağlı olsa da; genellikle düzeni bozmak istememe, rahatlığın alışılmışlığını bozmak istememe, yeni bir düzene geçme isteksizliği veya ekonomik nedenlere bağlıdır; kimi zaman ise sosyal-statü endişelerine bağlıdır. Fakat orada çok önce eş olmayı bırakmış iki insan vardır. Bitiş sürecinde arkadaşlık ve birey olma yalnızca bitişin aşamalarıdır. Olumsuz davranış-kavga-şiddet-eziyet etme-alkol-yüklü borçlar vs gibi sorunlara hiç değinmeyeceğim. Çünkü bu noktada zaten eş olma hali kalmamıştır. Ezen-ezilen ilişkisi sürmektedir. Eş olma hali daha çok birlikte öğrenme-gelişme hali gibidir.
Bunun için hayatın bize sunduğu zamanların en çoğunu onunla birlikte denge-sevgi-saygı içinde gelişerek-iletişim halinde geçirmeliyiz. Tersi durumlar; dışarıdan harika görünse bile yukarıda saydığım endişelerin sonucu olarak; bir tiyatronun sahnelenmesinden başka birşey değildir ve önünde sonunda biter. Bitiş ise; ender olarak iki kişi tarafından iyi yönetilebilir. Unutmadan eş olma hali anlaşma hali değildir; yaşamı paylaşma halidir. Eğer anlaşma ihtiyacı doğmaya başlamışsa; çatlaklar oluşmaya başlamıştır..
Subscribe to:
Posts (Atom)




