Showing posts with label toplum. Show all posts
Showing posts with label toplum. Show all posts

Monday, 28 March 2016

Acısıyla baş eden adam - IV

Yazının içinde seçtiğim fotoğrafların bir fikir verdiğini umuyorum. Toplumsal yapının, bireyin kişiliğini, davranışlarını, algısını, ön yargısı, uyumu, yaşama biçimi, düşünce şekli, inançları gibi bireyi tanımlayan tüm öğrenilmiş özelliklerini biçimlendirdiğini anlıyoruz.  Buna örnek vermek gerekirse, insanları genelde ulusları, bölgeleri ve hatta ilçeleri ya da köyleri ile tanımlarız. Onlar da kendilerini yaşadıkları bölge ile tanımlarlar. Avrupalı, Orta Doğulu, Uzak doğulu ifadelerinin, bazı ülke ya da gruplarda farklı olsa dahi ortak bir algısı vardır. Sizce bir Japon ya da Çinli nasıl biridir denildiğinde, insanların orada hiç yaşamış ya da bir Çinliyle hiç tanışmamış olmasına karşın tanımlama yaptıklarını görürsünüz. Örneğin, İngilizlerin günümüzde bir çoğunun Venedik'i ziyaret etmemiş olmalarına karşın Vedenik ile ilgili toplumsal bir algıları vardır. Venedik, hayat kadınlarının en yoğun olduğu ve para karşılığı kolaylıkla seks yaşayabilecekleri ve aynı zamanda çok kirli bir şehirdir. Yine bir İngiliz için Fransız, Fransız için bir İngiliz'in sevimsiz bir algısı vardır. Fransızları tanımadıkları halde kolayca aşağılayabilirler. Bu ve benzeri örnekler o kadar çoktur ki burada sayarak tamamlamanın imkanı yok. Bunun anlamı, toplumsal ön yargının birey tarafından kanıksanmış, düşünce ve davranışa dönüşmüş halidir. Kendi ülkemizden bilirsiniz ki fıkralara, ata sözlerine kadar varmıştır. Örnek olması bakımından, Kayseri, Karaman, İzmir, Tekirdağ, Karadeniz, Yunanistan vs. Öte yandan, o bölge ya da şehirde doğup, yaşayan insanların ortak özellik gösterdiklerini gözlemleriz. 

Metropollerden bahsettiğimizde gözlenen durumun farklılık gösterdiğini gözlemleriz. Çok farklı şehir, bölge ve ülkelerden gelerek bir araya toplanmış insan kalabalığının insan olma özelliğini daha fazla yitirdiğini gözlemleriz. Kalabalığa uyum sağlamış, birbirini tanımayan, önemsemeyen, değer vermeyen; metropolün kurallarına kendini bırakmış kalabalığı görürüz. Ortak amaç, daha iyi şartlarda,  daha fazla korunarak, daha iyi yerde ve daha sorunsuz yaşamaktır. Detaylara girdiğimizde amaçlar, ortak özellikler elbette bu kadar dar değildir. Örneğin, engelliler için yapılmış bir metro asansörüne binmeye çalışan bir engelliye izin vermeden, önüne geçmeye çalışan; ya da kalabalığın en yoğun olduğu bir ilçede, yere düşmüş, zor durumundaki bir kişiye yardım etmeyi düşünmeden yanından geçip giden insan kalabalığına şahit olursunuz. Kayıt edilen ilk olay 1950 yılında New York'ta yaşanmıştır. Dış ülkelerden ve ülkenin birçok yerinden New York'a daha iyi kazanmak ve yaşamak amacıyla taşınan insanlar, metropolü oluşturmuşlardır. Çok daireli bir apartmanda yaşayan bir kadına bıçaklı bir saldırı gerçekleşir. Kadın tüm gücüyle bağırıp, yardım ister. Kırk kişi olayı görür, fakat hiç biri karışmaz. Yalnızca bir kişi polisi arar. Kadın bıçaklı saldırı sonucu ölmüştür. Polisin yaptığı araştırmada, olaya tanık olanların olduğu ve fakat yardım etmeyi düşünmedikleri kayıt edilir. Yine tanık olsam yine karışmazdım anlayışı hakimdir. Bu benzeri konularda, kimse üzerine alınmayacağı gibi yapılan araştırmalarda bireylerin sorumluluk ya da etik bir eksiklik hissetmedikleri tespit edilmiştir. Sürü psikolojisini daha birçok alanda gözlemlersiniz. Turistik turlar, festivaller, bisiklet turları sürü psikolojisinin en bariz örneklerindendir.

Her birey doğumundan başlayarak öğrendiği edinim ve deneyimleri hafızasında biriktirerek kişiliğine yansıtır. Kişilik, bireyin kendini korumak, savunmak üzere geliştirdiği davranış özelliğidir. Bunun yanı sıra yedi cücelerdeki gibi insanların çekingen, salak, huysuz, mutlu, uykucu, utangaç, meraklı, aceleci, dağınık, dikkatsiz ya da sempatik, sevimli olduklarını gözlemleriz. Bu davranışsal özelliğe neden olan iki fenomen vardır. Birincisi, toplum içinde nasıl hareket etmesini, kendini nasıl kabul ettireceğini öğrenen birey, o karakterin tiyatral özelliğini kendi benliğine giydirir, benimser. İkinci neden ise, kalıtsal özelliklerden yani dna yapısından veya altı yaşına kadar rol model aldığı bireyden gelmektedir. Bireyin bu kalıtsal özellik üzerinde belirleyici bir rolü yoktur. Huysuz ve sinirli birinin kalıtsal özelliğinden ya da rol modelinden gelmekte olduğu tespit edilmiştir. Başka bir deyişle, ya temporal lob'dan kaynaklanan bir durumdur ya da rol model etkisidir. Sempatik, sevimli, güleç yüzlü insanların sağlıklı ve iyi birer birey olduklarını sanmamıza karşın gündelik yaşamlarında istatistiksel olarak bu verinin çok doğru olmağını aksine farklı karakter özellikleri gösterdiklerini izleriz. Sempatik, sevimli, güleç yüzlü, sıcak kanlı davranmalarının temel nedeni, kendilerini toplum içinde kabul ettirebilmek için seçtikleri rol ya da başka bir deyişle büründükleri karakterin tiyatral özelliğinin sergilenmesidir.

Yaşamınızda biriktirdiğiniz korkulara dikkat ediniz kişiliğinizi oluştururlar. Gerektiğinde profesyonel psikolojik destek almak utanılacak bir şey değildir. Yalnızca sağlıklı bireyler mutlu yaşarlar.

Öte yandan toplum içinde daha çok insan olarak kalmaya özen gösterin. Farkındalığınızı arttırın. Her zaman yapamasanız da, bazen sürüden ayrılın. Yalnız olmak, kendi kişilik ve kalıtsal özelliklerinizi anlamanıza; sürü içinde hangi rolün kostümünü giydiğinizi fark etmenize yardım eder. Her insan ölmek üzereyken, farkında olmadan en çok insan olamamış olmaktan yakınır.

Bilimle kalın, aydınlık yaşayın.

Ek olarak aşağıda bırakacağım linklerden dissosiyatif bozukluklar hakkında bilgi toplayabilirsiniz.
http://www.psikolojik.gen.tr/kisilik-bolunmesi.html
https://tr.wikipedia.org/wiki/Dissosiyatif_bozukluklar

** Unutulmamalıdır ki verilen örnekler yalnızca bilgi amaçlıdır. Kişi veya kurumlara bağlanamaz.

Saturday, 26 March 2016

Acısıyla baş eden adam - III

Konumuza birkaç örnek ve deney ile devam edelim. Belki biraz karışık gittiğimi düşünüyor olabilirsiniz ancak garanti ederim ki sonuçta herşey birbirine bağlanacak ve sizlere anlatmak istediğimi tam olarak anlatabilmiş olduğumu hissediyor olacaksınız.

Evet şimdi; conformity (uyum-söz dinleme-kalabalığı taklit etme) konusuna geçmeden önce bir iki temel bilgi daha vermek istiyorum. İnsanlar genelde bir sorunla karşılaştıklarında ve başarısız olduklarında şartları ve diğer insanları suçlama eğilimi gösterirler. Örneğin sınavdan kalan bir öğrenci; sınav şartlarının iyi olmadığından, soruların çok zor ya da yanlış olduğundan veya kötü düzenlenmiş olduğundan yakınır. Bu durum hatayı kendinde arama yerine karşı tarafı suçlayarak, kendini iyi hissetme yoludur. Depresyon halindeki insanlar, genelde sorunda kendi paylarının olduğunu kabul ederler. Psikologların sorunu çözmek için izledikleri yol ise, kendilerini suçlamak yerine karşı tarafı veya şartları suçlamalarını düşünmelerini sağlayarak depresyondan çıkmalarını sağlamak olur. Gerçekte durum böyle olmayabilir. Fakat izlenmesi gereken bir prosedür vardır. DSM (Tanı ölçütleri veya Mental bozuklukların tanısal ve istatistiksel kitabı). Bir önceki bölümde bipolar bozukluğu olan kişi ile ilgili bir deneyimden söz etmiştim. Sonrasında da, bunun benim için bir işkence olduğundan yakınmıştım. Bende kalıcı korku bıraktığını anlatmıştım. Bu örneğe geri dönecek olursak; bipolar sorunu olan kişinin kendini iyi hissetmek için beni suçlaması normal bir tepkiydi. Böylece kendini iyi hissetmeye ve depresyondan hipomani durumuna geçme eğilimi gösteriyordu. Bu durumun oluşmasında benim bir fonksiyonum olmamasına karşın, onun bu eğilimini kabul ederek, iyi hissetmesinin doğru olduğunu bilmeme rağmen, bireysel olarak dengeleyici bir yaklaşım göstermek yerine zaman zaman üzerimde biriken suçlamanın ve saldırının ağır duygusunu, konuyu dağıtarak ya da tepki vererek dağıtmaya çabalıyordum. Bütün bu deneyimin verdiği sonuç şudur ki; insanın kendi iyi hissetmesi için karşısındakinin kötü hissetmesine aldırmamasıdır. O da zaten aldırmıyordu.. Fakat buradaki kritik nokta şuydu ki; kendisini iyi hissetmesi, benim kendimi ne kadar kötü hissetmeme bağlıydı. Ben ne kadar kötü hissedersem, tersine O kendisini o kadar iyi hissediyordu. Buradaki tanı, bipolar bozukluğu aşan bir durumdu. Kimi zaman bir problem başka problemlerin oluşmasına neden olabilir. Bu örnekteki sadizm duyguları, depresyon ve farklı kişiliklerin oluşmasına neden olan örneklemelerle ortaya çıkıyordu. Asıl enteresan olanı ise, Histrionik özellikler göstermesiydi. Yalan ve aldatma konusunda çok zeki ve çok başarılı olması psychopathic özellikleri öne çıkarıyordu. Sizden açıkça bir şey istemeden, davranışlarınızı o yöne kanalize etmesi ve ardından her seferinde sizden hiçbir şey talep etmediği halde, sizin kendi isteğinizle yaptığınızı vurgulaması tipik özellik olarak ortaya çıkıyordu. Eğer işine gelmeyen durum ve davranışlarınız olursa, sizi önce geçmişiniz ile suçlayıp; ardından sizi derinden üzeceğini anladığı detayları kullanmayı seviyordu. Bunlarla birlikte seyreden ben merkezcilik ve bitmeyen cinsel ihtiyaçlarını rastgele kişilerle karşılama eğilimi, beni babası ile olan iletişimini düşündürmeye yönlendiriyordu. Genelde ergenlik dönemlerinde rastlanan ve orta yaşta sıklıkla görülmeyen bir durumdur. Eğer birey, babası ile olan sorunlarını halen üzerinde aktif olarak taşıyorsa; görülebileceğini düşünmek gerekir. Ön yargı-suçlama ve tanı (tanımlama) arasındaki farkları anlamak için bilgi ve deneyimin gerekli olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Milgram deneyinde bir otorite vardır. Otorite, içeride sorgulanan kişiye her yanlış cevabı için artan miktarda elektrik şoku vermesini emreder. Deneye katılanların %65'i içerideki kişinin çığlıklarına aldırmadan elektrik şokunun derecesini arttırmışlardır. Deneyden sonra kendilerine sorulduğunda, yine büyük bir çoğunluğu suçluluk hissetmediklerini söylemişlerdir. Başarılı olduklarını ve emirleri tam olarak yerine getirmenin memnuniyeti yaşamaktadırlar.

Zimbardo'nun Standford deneyini dahil, tüm benzeri deneyleri içine katarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki; insanlar karşılaştıkları şartlar karşısında, ortama uyum (conformity) sağlama yolunu seçmektedirler. Bunun yanlış veya doğru olması önemli değildir. Yanlış veya saçma olsa bile, bir otoritenin emri olsun ya da olmasın uyum sağlamayı ve karşısındaki insanın ne hissedeceği ya da acı çekip, çekmemesiyle ilgilenmediklerini göstermiştir. Etik açıdan sorgulandıklarında ise, yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarını gözlemleriz.

İnsan, sosyal bir canlı olduğundan, birey olarak tek başına var olma şansına sahip değildir. Örneğin hiç birimiz ebeveyn, akraba ya da belirli kurumlar tarafından yetiştirilmeden toplum içinde olgun ya da yetişkin olmamaktayız. Bu gerçek ise, her insanın sosyal şatlar tarafından biçimlendirildiğini, temel, kalıcı bilgilerinin, uyum yeteneğinin daha küçük yaşlarda kendisine verildiğini kanıtlamaktadır. Birey bu öğretiden dışarı çıkmaz. Gerçek ve doğru olarak benimsediği bu yolu takip eder. Ergenlik döneminde yaşadığı toplum ve şartlara tepki gösterse ve ben farkılıyım, sürüden değilim dışa vurumunu giyinimi, dinlediği müzik ve davranışlarıyla dışa vursa da, kısa bir zaman sonra uyum sağlaması gerektiğini anlar. Çünkü toplumdan dışlanmaktan korkmaktadır. Amigdalanın işini iyi yaptığını bu noktada da görürüz. 

Oysa, insanlar kendi kişiliklerinden bahsederler. Bu noktada şu soruyu tekrarlayarak, konu üzerinde düşünmenizi umuyorum. Topluma uyum sağlama ihtiyacı duymadan, sosyal kuralları, temel öğretileri sorgulayarak, kendi kişiliğinizi (öğrenimlerinizi- davranışlarınızı) yeniden tanımlayabilir misiniz? Bugün kişiliğinizi oluşturan toplumun ortak, temel öğretileri yanlış ise, toplumdan dışlanma ve yalnız kalmayı göze alabilir misiniz? Herkes yanlış ve siz doğru iseniz, yine de toplum içinde bunu söyleme cesareti gösterebilir misiniz?

Siz bunları düşünürken, ben yapılan deneylerden çıkan sonuçları sizlerle paylaşayım. Sonuç %99.9 Hayır! %0.01 ise genelde yalnız yaşayan çok özel insanlar ve çoğunlukla bilim adamları ya da filozoflar arasından çıkmıştır.

Gelecek bölümde yine bazı temel bilgiler verdikten sonra (Ash paradigması vb.); konuyu tamamlayacağım. Sosyal psikolojinin ve problemlerde suçlamanın, başarılı durumlarda ise ben başardım düşünce yapısında var olan toplumun, olgunluk yaşını da tartışmadan edemeyeceğim sanırım. Şimdilik hoşçakalın..


** ismini saydığım deneyleri youtube'da bulabilirsiniz. İzlemenizi öneririm.
** Unutulmamalıdır ki verilen örnekler yalnızca bilgi amaçlıdır. Kişi veya kurumlara bağlanamaz.

Sunday, 20 March 2016

Mülteciler ve AB ile yapılan anlaşma

BBC yi okuyorum. Manşet haberinde bizden bahsediyor. 3.3 Milyar Euro karşılığında 20 Marttan beri Yunanistan'a geçen mültecilerin topraklarımıza yollanmasından bahsediyor. Yunanlı bir yetkili Giorgos Kyristsis yalnızca bu yıl 143000 mülteci geldi ve iade edilmesi gerekiyor diyor. Avrupalı yetkililer ise Ocak 2015'ten bu yana 1 milyon mülteci avrupaya giriş yaptı ve iadesinin sağlanması için çalışmalarımızı sürdürmekteyiz demekte. Bu olanların yaratacağı sonuçları görmezden gelmek mümkün değil. Halen ülkemizde 2 milyon mülteci bulunmakta ve sayısının her geçen gün arttığını bilmemize rağmen elimiz kolumuz bağlı hiçbir şey yapamıyoruz. Yalnızca Suriyeliler gelmiyor; Afganlı, Pakistanlı ve ne olduğunu bilmediğimiz daha bir sürü insan ülkemize doluşmakta. Eğer bu anlaşmanın şartları yerine getirilecek olursa; ülkemizdeki mülteci rakamı 3 milyonu geçecek. Eğer şehirlerimizin nüfusunu değerlendirecek olursanız, üçüncü büyük ilimiz İzmir'den daha büyük bir insan kalabalığının nüfusumuza ekleneceğini görürsünüz. Üstelik bu nüfus bir şehir içinde tutulamayacak ve tüm ülkeye yayılacak.   

İlk günden itibaren, birlikte taşıdıkları hastalıklardan defalarca bahsettiğimi twitter, facebook gibi sosyal medyada bulabilirsiniz. Kontrolsüzce giriş kabul edildiklerini ve toplumumuzda yıllar öncesinde kökü kazınmış hastalıkların artış göstereceğinden dem vurduğumu bulabilirsiniz ki halen aynı fikirdeyim. Keşke yalnızca hastalıklar olsa riskimiz. Bununla kalmıyor ve kalmayacak. İşsizlik ve açlığın sebep olacağı daha bir sürü sorunla baş etmek zorunda kalacağız. 

Yaşadıkları ağır psikolojik ve sosyal sorunların yaratacağı ve zaman içinde kendini gösterecek saldırganlık ve benzeri sorunların olmayacağını söylemek imkansız. Hangisinin kökeninde hangi örgütün izlerini, ilişkilerini ya da kin taşıdığını da bilmiyoruz.  Canlı bomba olarak ya da terör eylemlerinde kullanılıp kullanılmayacaklarını da bilmiyoruz. Aç ve zor durumdaki bu insanların kullanılmayacaklarını iddia etmek de imkansız.

Lafı çok uzatmadan, diyebilirim ki artan göçmen nüfusunun sonuçları korkarım ki zaten bir türlü huzura ulaşamayan topraklarımıza yeni sorunlar getiriyor ve getirecek.

Çözümün ne olacağını düşünmemiz gerektiği ortada. İlk aklıma gelen çözüm, bu insanlar için prefabrik yeni bir şehir kurulmalı ve oraya yerleşmeleri sağlanmalı diye düşünüyorum. Böylece hem saldırı ihtimallerinden hem de salgın hastalık olasılığını bir nebze olsun indirgemiş olabiliriz. Öte yandan kendi içlerinde ticaret, hastane ve güvenlik yapıları zamanla sağlanır. Kendi fırınlarını, lokantalarını, bakkal ve avm'lerini kurarlar. Bir sonraki aşamada kendi ülkelerine dönünceye kadar bir tür olimpiyat köyü mantığında bir yerleşim neden olmasın! 

Bir sonraki aşamada ise, Suriye içinde güvenli bir bölgenin oluşturulması için çalışmaların acilen başlatılması ve eğer başarılı olabilirse; bu nüfusun en kısa zamanda o güvenli bölgeye yerleşmelerinin sağlanması gerekir.

Avrupa istemiyor, Yunanistan istemiyor; uzak doğu, ABD, Rusya istemiyor. Bizim kendimizi durduk yere daha fazla riske atmamızın nasıl bir mantığı olabilir?

Thursday, 17 March 2016

Cahilliğe dair eleştiri

Uzun yıllardır editörlük yapan bir arkadaşımla sohbet ediyorum. Şöyle diyor "dostum bu memlekette gazete satamıyoruz. Köşe yazılarını okuyan küçük bir kitle var. Artmıyor. Nasıl kitap okutabiliriz ki?" 

Araştırmaya koyuluyorum; hangi yazar ne kadar satmış? New York Times ve Wikipedia'da yaptığım küçük araştırmada en çok satan kitaplar listesini buluyorum. Rakamlar milyonlarla ifade edilmiş. Sonra, ülkemizde en çok satanları araştırıyorum. Üç beş yazarın kitapları satış rekoru kırmış olarak lanse ediliyor. İkiyüz elli bin ve bir tanesi ikiyüz seksen bin adet satmış. Onca yazarın kitapları ise birkaç bini geçememiş. Kitapçılara satış için gönderilmiş ve ancak birkaç yüz adet satıldıktan sonra yayın evlerine iade edilmiş kitapların sayısını bulmaya çalışıyorum ancak bulamıyorum. Bu bilgiyi yayın evleri de paylaşmıyorlar ve fakat hayır da demiyorlar. 

Kitabınız onca ağaç tüketilerek baskıya giriyor; kitapçılara yollanıyor ancak binlerce yazarın kitapları ticari anlamda (ki ironik bir gerçek) satış görmedikleri için yayın evlerinin depolarına geri yollanıyor. Sonrası meçhul. Yayın evleri ne kadar süre sonra bu kitapları geri dönüştürebiliyor ya da belki farelere akşam yemeği olarak tüketilmiş oluyorlar.

Bu durumu çok derinlemesine düşünmeye gerek yok diyor ve araştırmamı yarıda kesiyorum. Ülkemdeki toplum belki okur-yazar ama okumuyor. Okumuyorsa, araştırmıyor; araştırmıyorsa düşünmüyor, öğrenmiyor ve söylemeye dilim varmasa da mantıksal çıkarım, yaşadığım toplumun büyük bölümünün cahil olduğunu gösteriyor.

Editör arkadaşım ekliyor; " Dostum, millet üç beş popülist yazarın, saçma sapan öyküleri dışında bir şey okumazken ki onlar da aydın geçinenler; sen kalkmışsın topluma öykülerle bezenmiş bilim anlatacağım diye çırpınıyorsun. Sonra diyorsun ki para kazanmak istemiyorum. Üstelik bu işi yalnızca yaşadığın topluma borcun adına, iyilik adına yapmak istiyorsun. Sevgili arkadaşım, zaten bu nedenle birkaç bini geçemezsin. Sen yaşadığın toplumun farkında değil misin? Yaşadığımız iğrenç çağı aşmak istediğini anlıyorum. Bu harika bir şey. Sırf bu nedenle seni kıskanıyorum. Ama inan ki olmaz dostum. Aydın geçinen kesimdekilerin çok azı hariç anlattıklarını anlamayacaklar; kaldı ki toplum anlasın..". Sonra dayanamayıp devam ediyor; " inan ki kitabını bitirdiğimde zihnimde bir film gibi hissettim. Dilin akıcı ama bilimsel anlatımlarını şahsen anlamak için birkaç defa okumak zorunda kaldım."; gülümsüyor; " okulu bitireli çok zaman geçti. Çoğunu unutmuşuz dostum. Ama senin anlattıkların hem daha güncel hem de bizim bölümde o dersler yoktu. Aslında bu nedenle belki öykülere bürünerek anlatma yolunu seçtin. Herkes kolaylıkla anlayabilsin istedin". "Evet haklısın." diyorum. "Etik değerleri bastıra bastıra kafamıza vurmana bayıldım dostum. Çok iyiydi. Ama bu çağdaki toplum hiçbir şeye değer vermez, uyuşturulmuş zombiler gibi olduk..pehhhh" diyerek sözlerini tamamlıyor. 

Bir sonra ki gün. Sabahları kahvaltıdan önce kahve içmeyi sevdiğimden; kahvemi yudumlarken, dudaklarımdan istemsiz olarak şu cümleler dökülüyor. "Evet dostum haklısın. Fakat ömrüm oldukça öykülerle bezenmiş bilimsel romanlar yazmaya, bilimi ve bilimsel düşünmeyi anlatmaya devam edeceğim. Kendime ve yaşadığım topraklara sözüm olsun. Bir kişiyi dahi aydınlatabilirsem borcumu bir nebze olsun ödemiş sayarım.."


Sevgilerimle,

İlk Roman :

https://www.mobidik.com/e-kitap/8518/75-yasinda-bir-sabah

Kaynak :

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_best-selling_books

Wednesday, 13 January 2016

Şimdi konuları bağlayalım..



Buraya kadar anlattıklarımdan tatmin olmadığınızı düşünüyorum. Çünkü bende tatmin olmadım. Beni tanıyanlar bilirler ki, dilimden düşürmediğim bir kelime vardır. Dualizm. Tanım olarak, birbirine zıtlığı veya hayatın birbirine zıt kavramlarını-olgularını-maddelerini-duygularını vs anlatan bir kavramdır. Genelde felsefede kullanıyor olsa da fiziğin içinde de yer alır. Dualizm siyah ve beyaz, soğuk ve sıcak, mutluluk ve mutsuzluk, uzun ve kısa, ağır ve hafif gibi karşıt kavramları anlatır. Yaşamı tanımlarken genelde düalist kavramları kullanırım. Ancak pratikte ne işe yaradığını ve hayatımızın içinde nasıl olduğunu veya hayatımızı nasıl şekillendirdiğini kanıtlamak daha çok kuantum fiziğine düşmüştür. Çünkü evrendeki tüm yapıyı ve yaşamı ve de bilimsel gerçeklerin kanıtlanması için matematiksel formüllere dayandırılması gereklidir. Bir gerçekliği kanıtlayamadığınız sürece, entelektüel çevre dışında felsefe yapma hocam esprisi ile gerçekliğin anlamsızlaştırılması ile karşılaşırsınız. Fakat bilimsel veriler ile kanıtlanması durumunda, o fikrin doğruluğunu mantıksal çıkarımlarla kanıtlamaya zaman ve çaba harcamanız gerekmez; bu durumda ancak o zümrenin bilgisizliği ile karşılaşmış olursunuz ki sonuçta utanç hali size ait değil; elinde tuttuğu telefonun bile bu bilimsel gerçeklikle çalıştığını duymak ancak o zümrede şaşkınlık ve öğrenme isteği oluşturabilir ki bilgisizlik seviyesine göre bunun olmama ihtimali de mümkündür. Çünkü bazı insanlar Çinli'ler gibidir. Yalnızca kendilerine öğretilmiş basit gerçekliğe inanmış, körü körüne bağlanmış, o gerçekliğin dışına çıkma ihtiyacı duymayan, geçmişteki bir zaman diliminde asılı kalmış ve hayatı ancak o pencereden bakarak; bunu öğrenmek ne işime yarayacak ki düşüncesine indirgenmişlerdir. Bu zümreyi ihmal edecek olursak; geri kalan az olsa öğrenmeye açık ciddi bir nüfusun ilgisini çekeceğine inanıyorum.

Modern fizik maddelerin dualist (partikül ve dalga) yapısını yüzyıl kadar önce birçok deney ile kanıtlamıştır. Bu gelişmenin tetiklediği yeni gelişmeler bu sayede günümüze kadar ulaşmıştır. En geniş kullanım alanı bulan gelişme elektrik-elektronik alanında yaşanmıştır. Elektronik cihazların kullanılmadığı tek bir alan bile sayamayız. Tıptan, askeri konulara, gündelik hayatımızdan iş hayatlarımıza, tarımdan ekonomiye, evlerimizden spor aletlerimize (bisiklet ve hatta ayakkabılarımız dahil) kadar yüzbinlerce alanda kullanılmaktadır. Eğer kuantum mekaniğin dalga fonksiyonlarını ve foton-elektron davranışlarını çözememiş olsaydık halen iletişim için duman ya da güvercin kullanarak haberleşiyor olacaktık. Ya da en iyi ihtimalle posta teşkilatı tüm dünyada en çok kullanılan ve en modern teşkilat olmayı sürdürecekti. Bu gelişmeye karşı olanlar da vardır elbet ancak karşı oldukları halde kullanmaktan geri kalmayanlar ilk başta ne hikmetse kendileridir. 

Konuyu daha fazla dağıtmadan ve kendi kendime demagoji yapmadan konuya devam edelim. Çünkü konu yalnızca teknolojik gelişme değildir. Asıl olan evreni, maddeyi ve hayatı tanımlayabilme bilimidir. Gözlemlediğimiz, yaşadığımız,hissettiğimiz herşeyin çalışma şeklini görebilme-anlayabilme bilimidir. Burada kast ettiğim tüm disiplinlerdir. Atomaltı Fiziğinden Mikrobiyolojiye, Psikolojiden Kozmolojiye kadar tüm alanları kapsar demek istiyorum.

Konu felsefik olarak eflatundan eski olduğu halde; asıl kanıtlanması madde-antimaddenin ve maddelerin partikül ve dalga olarak kanıtlanması ile hayatımızda kanıt bulabilmiştir. Bunun (partikül ve dalga özelliğinin) detaylarına daha önceki yazılarımda değinmiştim. Madde-Antimadde (madde-karşı madde) özelliği ise karşıt ve etkileştiklerinde açığa kısa süreli enerji salarak birbirlerini yok eden maddeler olarak basitçe tanımlayabiliriz. Fakat madde-karşıt madde yüksek enerjili karşıtlarsa; bu durumda açığa çıkan enerji yüksektir. Temelde madde ve karşıt maddenin yapısı itibariyle birbirlerinin zıtları olmalarına karşın aynı özellikte ve aynı enerji düzeyine sahiptirler (güçtedirler). Kuark çiftleri, kararlı ve karasız mesonlar gibi fiziğin çok detayına girmeden; pratikteki karşılıklarına bakalım. 

Evren ve içinde bulunan herşeyin atomlardan oluştuğunu ve canlıların da aynı yapı ve özelliğe sahip olduklarını sanırım hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla fiziğin kanunlarından bahsettiğimizde aslında herşeyden bahsetmiş oluyoruz. Örneğin klasik mekanikteki gravitasyondan bahsettiğimizde; yer çekiminin etkisi altında olmayan herhangi bir canlı ya da cansız türü olamayacağını sanırım ayrıca kanıtlamaya gerek yoktur. Bu ve benzeri temel konuların bilindiğini varsayarak devam edelim. Örneğin yer çekimsiz bir ortam ile yer çekiminin dengelendiği noktaya sıfır noktasına ulaştığımızda; cisim o noktada asılı kalır. Her iki karşıt güç birbirlerini yok etmişlerdir. 

Dualizmi açıklarken termodinamiğin temel konularına da göz atmakta yarar vardır. Örneğin sıcak bir bardak suyu ya da bir buz kütlesini 25 C sıcaklıktaki odaya bıraktığımızda; sıcak suyun odayı ısıtma ihtimali ya da buzun odayı soğutma ihtimali yoktur. Isı dengelenmesi olacak; odanın ısısı sıcak suyu soğutacak; buzu eritecektir. Bu durum entropinin sıfır olma ihtimalini ortadan kaldıran temel bir doğa kanunudur. Eğer örneği klimadan verecek olursak; odayı soğutan klimanın aynı zamanda dış ortama yüksek ısı bırakmak zorunda olduğunu gündelik yaşamdan biliriz. Bu durum yine termodinamiğin temel kuralıdır ve entropiyi arttıran bir durumdur. İnsan için de durum aynıdır. Örneğin -10 C gibi soğuk bir ortamda kalan insanın bulunduğu ortamı ısıtma ihtimali yoktur. Beden sıcaklığı ortam sıcaklığı ile dengelenmek zorundadır. Dengelendiğinde (burada zaman fonksiyon olarak alınır) insan bedeni donarak ölür. Sıcak ve soğuk düalist kavramlar olması nedeniyle karşılaştıklarında birbirlerini zıt yönde etkilerler. Eğer eşit enerji düzeyine sahip olurlarsa; sıcak ve soğuk yok olur. Geriye kalan 0 derecedir. Ancak karşıt düalist yapı daha güçlüyse, bu durumda karşıt kazanacaktır. Aynı miktarda siyah ve beyaz boyayı karıştırdığınızda ortaya çıkan gridir. ne siyah ne de beyaz kalır. Ancak beyaz miktarı arttıkça ortaya çıkan renk beyaza daha yakınlaşır. Elektron ile Pozitron çarpıştıklarında açığa bir miktar enerji çıkar ve sonuçta elektron veya pozitron yok olurlar (farklı bir deyişle açığa çıkan enerjiye ve atıklarına dönüşürler). Ekonomi dünyasından bir örnek verecek olursak;  ABD borsası çok yüksek bir endekste olduğu halde, Çin borsası çok dip bir değere ulaşacak olursa, her iki borsa çökecektir. Canlıdan örnek verecek olursak; çok sağlıklı biri ile HIV virüsü taşıyan biri iletişime geçtiğinde her ikisi de ölecektir. Çok mutlu biri ile çok mutsuz iki insan iletişime geçtiklerinde, günün sonunda her ikisi de ne mutlu ne de mutsuz gri sessiz moda sahip olacaklardır. Sağlıklı biri ile depresif sağlıksız biri uzun süre etkileşimde olduklarında sağlıklı olan yarı defresif; defresif ise yarı sağlıklı birine dönüşecektir. Ancak burada her iki kuvvetin (enerjinin) eşit oldukları varsayımından hareket ediyoruz. Eğer pozitif ya da negatif taraftan biri diğerinden daha fazla enerjiye sahipse ki bu duruma örnek olarak HIV örneğini verdik; örneğin depresif tarafın depresyonu sağlıklı kişinin sağlık enerji düzeyinden daha derin ise; termodinamik yasaları gibi güçlü enerji diğer enerjiyi absorbe edecek ve entropisini (içsel enerji dengesini) kendi enerji düzeninde bozacaktır (değişime uğratacaktır).  

Görüldüğü üzere tüm yaşam düalist yapı üzerine kurgulanmıştır. Ancak detaya girdiğimizde farklı yasaların devreye girdiklerini gözlemleriz. Kuantum Mekaniğin işini bir noktada termodinamik ya da relativite alır veya basit durumlar için klasik bilimsel kanunlar çalışır tıpkı bir aracın hareketini hesaplamak için klasik mekaniği kullandığımız gibi. Daha basite indirgersek; bozulan ve çalışmayan parçaları ya tamir ederiz ya da yenisi ile değiştiririz. Tıpkı cerrahinin yaptığı gibi. Yine de büyük resimdeki ana yapıyı özel detaylar değiştirmemektedir. Yıldızlar patlar (ölür), yeni yıldızlar doğar ve bu olay milyarlarca yıldır süre giden bir sistemin işleyiş biçimidir. İnsanlar doğar-yaşar-ölür ve yeni insanlar doğmaya devam eder. Bütün ise karşıt denilen ikililerden meydana gelmeye devam eder. Bu dualizmdir. İyilik ve kötülük, sevgi ve nefret, acı ve tatlı, zenginlik ve fakirlik, sıcak ve soğuk, uzun ve kısa, şişman ve zayıf, uzak ve yakın, hızlı ve yavaş, küçük ve büyük, negatif ve pozitif, sert ve yumuşak, mutsuzluk ve mutluluk, açlık ve tokluk, siyah ve beyaz, karanlık ve aydınlık, elektron ve pozitron, boş ve dolu, bilgili ve cahil, tembel ve çalışkan vs vs vs. (detayda kimi durum relativite, kimi durum termodinamik, kimi durum quantum mechanic ile açıklanır)

Bakış açımızı eleştirmek adına birazda insan bedeni üzerinde durup konuyu tamamlayalım. İnsan bedeni de yakıt tüketerek çalışan bir makinedir. Dışarıdan yakıt alamadığı durumda kendi bedenini yakıt olarak tüketir ve sonunda yakıtı kalmadığında durur. Bununla birlikte çok yüksek veri işleme kapasitesinde bir beyne sahiptir. Duyu organları sayesinde ses,ısı,ışık,tat,koku vs algılama kapasitesi ile donatılmıştır. Biyokimyasal yapısı ile hormonal bir dengeye sahiptir. Bu yapı ayrıca psikoloji biliminin temelini de oluşturan duygu ve davranışlara (reaksiyonlara) sahip olmasını sağlar. Son olarak ise DNA yazılımı ile karmaşık bir kod sistemine sahiptir. Bu yazılım, en temelde hormon ve organlarının çalışma şeklini, canlının dış şeklini ve tüm kapasitesini belirler. Daha sonraki konularda üzerinde duracağım ve şimdilik derinliğine girmeden bahsetmek istediğim bir konu daha var. Fononlar. Akustik ve optik olmak üzere ikiye ayrılırlar. Özellikle akustik özelliği taşıyan fononların atomaltı (insan için zihinsel) davranış ve aktiviteler için oldukça enteresan açıklamaları vardır. Burada basitçe her canlının-insanın çokta farklı olmayan dalga boyları üzerinden yayın yapan bir anten görevi gördüğünden bahsederek geçiştireceğim. 

Buraya kadar anlattıklarım günümüz biliminin ulaştığı seviye kadardır. Halen bilim gelişmeye, araştırmaya devam etmektedir. Örneğin kara deliklerin mekaniğini, evrendeki kütlenin yaklaşık %84.5ini oluşturan karanlık maddeyi, hayalet ve egzotik atomaltı parçacıkları gibi birçok konu henüz araştırılmaya devam etmektedir. Bunların dışında halen yeni endemik bitki türlerini ve okyanusların derinliklerinde yaşayan yeni canlı türlerini keşfetmeye devam ediyoruz. Solar sistemdeki gezegenleri daha derinlemesine araştırırken; uzak galaksilerdeki nebulaları, yeni doğan yıldızları izlemeyi ve daha derinlemesine anlamaya devam ediyoruz. Öte yandan ise; gezegenimizi paylaştığımız bitki ve hayvanlarla iletişim kurarak bize neler anlattıklarını anlayacak deşifre yöntemleri üzerinde çalışıyoruz.

Bilimsel düşünceyle esen kalın..
  

Gökyüzü neden mavi..

Güneşten gelen ışığın bir kısmı atmosferde moleküllerden ve diğer küçük parçacıklardan saçılır. Gökyüzüne parlaklığını ve rengini veren bu saçılan ışıktır. Rayleigh dağılımı dalga boyunun dördüncü kuvvetiyle ters orantılıdır, bu yüzden kısa dalga boyunda olan mor ve mavi ışık uzun dalga boyundaki sarı ve özellikle kırmızı ışıktan daha fazla saçılır. Ortaya çıkan renk, soluk mavi, aslında tüm saçılan renklerin, temel olarak mavi ve yeşilin, bir ortalamasıdır. Mor ışık, yüksek oranda saçılsa da, solar spektrumun küçük bir bileşeni olduğundan insan gözüyle verimli olarak algılanamaz. Bunun tersine, güneşe direk bakıldığında, dağılıma uğramayan renkler - uzun dalga boyundaki kırmızı ve sarı ışık – görülebilir, bu da güneşe sarımsı bir ton verir. Uzaydan bakıldığında ise gökyüzü siyah ve güneş beyazdır.
Güneş, ufkun yakınındayken ışığının kırmızılaşması daha yoğundur, çünkü ışığın içinden geçmesi gereken havanın hacmi, güneşin tepede olduğu zamankinden daha çoktur. Bu yüzden Rayleigh efekti artar, gözlemciye ulaşırken tüm mavi ışık yok olur. Geriye kalan dağılıma uğramamış ışık ise daha çok uzun dalgaboyunda olduğundan turuncu görünür.
Rayleigh dağılımı temel olarak ışığın havadaki moleküllerle etkileşimiyle olur. Tamamen ‘optik’ ve makroskobik bir açıdan söylersek, mavi gökyüzü mikroskobik yoğunluk dalgalanmalarından ileri gelir, bu dalgalanma ise havayı oluşturan moleküllerin rastgele hareketi ile meydana gelir. (daha detaya girdiğimizde optik fononlarlardan kaynaklandığını tespit ederiz). Daha yoğun veya daha az yoğun bir bölgenin kırıcılık endeksi farklıdır, bu yüzden kırılmaya uğrayan ışığı rastgele yönlerde dağıtan kısa ömürlü bir parçacık gibi davranır. 
Dağılımın bir kısmı sülfat parçacıkları tarafından gerçekleştirilir. Büyük yanardağ patlamaları ile atmosfere yayılan sülfat gazının, yıllar sonra bile stratosfere sülfat yüklenmesi sonucu bir miktar daha açık renk mavi oluşumuna neden olmuştur.
Işık kirliliğinin az olduğu bölgelerde ayışığının olduğu gecelerde gökyüzü mavidir, çünkü aydan gelen ışık, biraz daha düşük renk sıcaklığı olan, güneş ışığının yansımasıdır. Fakat ayışığı olan gökyüzü mavi olarak algılanmaz, çünkü düşük ışık seviyesinde insan görüşü temel olarak çubuk hücrelerinden gelir, ki bu da renk algısı yaratmaz.
İnsan yaşamına anlam yükleme eğiliminde olduğundan; mavi gökyüzüne özgürlük-huzur gibi anlamlar yüklerken; gün batımlarına ise romantizm duygusunu yükler. Oysa olan biten herşey fizik-matematik ve kimyasal tepkimelerdir yani bilimin ta kendisidir. Relatif olarak uydurma bir gerçeklik tanımlayıp, bu gerçekliğe anlamlar yüklemek insanın genelde cahilliğinin eserleridir. Oysa bilen insan, gözlemlediklerini bilir ve bu devasa boyuttaki sisteme saygı ve hayranlık duyar.
Gökyüzünüz mavi, aklınız bilimle esen kalın.. 

Tuesday, 12 January 2016

Birlikte düşünelim


Gelin birlikte düşünelim. Hepimiz biliriz ki ışık camdan görüntümüzü yansıtırken aynı zamanda camın ardını görürüz. Cam ışığın önüne çıkan engeldir. Eğer önüne bir engel çıkamasaydı ışık yoluna devam ederdi. Bu durumun bilimsel karşılığı şudur. Işık aslında fotondur. Foton hem partikül (madde) hem de dalgadan oluşur.  Ve yine biliriz ki her maddenin bir kütlesi vardır. O halde ışık (photon) cama çarptığında partikül olan özelliği çarptığı cisimden vektörel bir yöne yansır ve dalga olan yapısı ise camdan geçerek içerideki cisimlere çarparak görüntüyü partikül yapısı ile bize ulaştırır. Elektronlar da aynı özelliğe sahiptirler. Çok detaya girmeden atomun doğasının photonun veya elektronun doğasını taklit ettiğini söyleyebiliriz. Ki böyledir. Evren , foton, elektron, kuark, gluon, lepton, nötr lepton (nötrino) yani atomlar ve atomaltı parçacıklardan oluşur. Doğal olarak insan da atomlardan meydana gelmiştir. Çin çinlilerden olma bir ülkedir😊

Yukarıdaki örneği matematiksel olarak ifade etmek istediğimizde formülasyona zamanı eklememiz gerekir; çünkü zaman bir fonksiyondur. O halde şöyle yorumlayabiliriz. Bir başlangıç noktasından yani geçmişten hareket eden photon karşısına çıkan engel veya etkileşime girdiği madde ile yörüngesini veya başka bir deyişle yolunu değiştirir. Partikül davranışı için farklı bir yörünge yani farklı bir gelecek oluşmuştur. Aynı şekilde dalga davranışı gösteren özelliği için ise daha farklı bir yörünge veya daha farklı bir gelecek oluşmuştur. 

Buradan insana dönecek olursak; insan karşısına çıkan engeller veya etkileşime girdiği olaylar sonucunda atomik modeldeki davranışı sergiler. Her bir durumda farklı yörüngeler veya farklı bir deyişle farklı gelecekler oluşur. Bu durum her seferinde sonsuz kere tekrarlanarak evrene yayılır. Bu duruma quantum mekaniğin sonsuz evrenler teorisi ismi verilmiştir. Farkında olduğunuz bilinç tek bir uzay zamanın bilincinde olmasına karşın (ki o da bu etkileşim sonucunda değişir ve farklı bir geleceğe doğru hareket eder) iletişim halinde olmadığınız diğer bilinçleriniz ise sonsuz kere farklı bilinçlere ayrışarak kendi bilincinin farkında olmayı sürdürürler. Bu sebepledir ki Stephen Hawking geleceğe dair gördüğümüz rüyaların farklı bilinçlerimizle henüz tanımlayamadığımız bir yol ile iletişimidir diye açıklar. Böylece gittiğimiz bir yerde dejavu hissine kapılabiliriz. Ya da yaşadığımız bir olay bu duyguyu tetikleyebilir. Bazılarımız ise o eskiden görmüş olduğu rüyayı anımsar ve evet burasını rüyamda görmüştüm ya da bu olayı rüyamda yaşamıştım diye tarif ederler. Ve fakat henüz bu nokta teoriden öte birşey değildir. Kesin olan, ölçülüp kanıtlanmış olan atomun davranış modelidir ve bu model gezegenimize ve üzerinde bulunan herşeye uygulabilir olduğudur. İnsan kendini soyutlayıp farklı bir konuma koyma eğiliminde olsa dahi maddesel olarak bilimsel perspektifte imkansızdır ( bir anlamı yoktur).

Dilerseniz tekrar düşünün..

Şimdide dilerseniz biraz relativiteden bahsedelim. Bir uçakta uyandığınızı düşünün ve fakat uçağın tek bir penceresi vardır ve uçağın tavanındadır. Uçsuz bucaksız masmavi gökyüzünü görüyorsunuzdur. Tek bir bulut bile yoktur. Bulunduğunuz uçağın üzerinde, aynı hızda uçan başka bir uçağın olduğunu düşünelim. Ve siz yalnızca gökyüzünü ve üzerinizde uçan uçağı görürsünüz. Şimdi soralım. Size göre gördünüz uçak uçuyor mudur yoksa üzerinizde aslı mı duruyordur? Uçakta olduğunuz için yukarıda gördünüz uçağın ve içinde bulunduğunuz uçağın uçtuğunu düşünürsünüz. Düşünsel olarak buna inanırsınız. Halbu ki dışarı çıkarıldığınızda, içinde bulunduğunuz uçağın hiç havalanmadığını ve üzerinizde gördünüz uçağın ise masmavi gökyüzü olarak boyanmış bir tavana asılı gördüğünüzde şaşkınlığa uğrarsınız. Aynı deney gerçek şartlarda ve uçak gerçekten uçarken tekrarlandığında üzerinizde gördüğünüz uçağın tavana mı asılı yoksa gerçekten üzerinizde uçtuğunu bilemezsiniz. Size göre uçak orada durmaktadır. Oysa bu kez gördüğünüz uçak gerçekten sizinle aynı hızda uçmaktadır.

Başka bir örnekle devam edelim. Einstein klasik bir örneğinde şöyle sorar. Pencereleri olmayan tek kapılı bir odada olduğunuzu düşünün. Koltuklar ve ışık vardır. Oda ise bir ray üzerinde ileri hareket etmektedir. Dışarıdan tren sesleri ve ray tıkırtıları duyarsınız. Size göre bir trende misiniz yoksa hareket ettirilen bir oda içinde mi bulunuyorsunuz? Sorunun yanıtı şöyledir. Size göre muhtemelen bir trendeyim dersiniz; oysa dışarıdan deneyi izleyenlere göre bir oda içinde bulunmaktasınızdır. Fakat siz bir trende olduğunuza yemin edebilirsiniz. Bu durumda gerçeklik hangisidir? Bunun yanıtı ise şöyledir. Sizin gerçekliğinize göre siz doğruyu söylüyorsunuz. Oysa deneyi izleyenlerin gerçekliğine göre siz bir oda içinde bulunmaktasınızdır.

Relativite temelde gözlemcinin gerçekliğine göre şartların tanımlanabildiğini anlatır. Bunun anlamı şudur. Enerji, momentum, yörünge, hız, zaman vs tüm evren onu nereden ve nasıl , hangi şartlar içinde gözlemlediğinize göre şekil alırlar veya tanımlanırlar. Örneğin bizler bir gezegenin üzerinde yaşayan canlılarız. Dünyanın ekvatoral dönme hızı 1674.4 km/saat olduğu halde biz olduğumuz yerde durduğumuzu gözlemleriz ya da öyle hissederiz. Güneş doğup, batmakta ve etrafımızda dönmektedir :) .. Doppler kaymasına göre galaksiler birbirlerinden uzaklaştıkları halde; gökyüzünün açık olduğu gecelerde gördüğümüz yıldızların, doğduğumuz günden beri oldukları yerde durduklarını gözlemler ve buna inanırız. Oysa doppler kayması, hubble tarafından kanıtlanmıştır ki galaksiler ve yıldızlar bizden uzaklaşmaktadırlar ve içinde bulunduğumuz galaksiyle birlikte biz de hareket etmekte ve o galaksilerden uzaklaşmaktayız. Güneş sistemimiz ve üzerinde yaşadığımız gezegen saatte 72000 km ile Lambda Herculis takım yıldızına doğru hareket etmektedir. Halbuki bunun farkında bile değilizdir.

Son bir örnek verip konuyu kapatalım. İnsan genelde pratikte bunların benimle hayatımla ne ilgisi var diye sorma cahilliğini benimsemeye eğilimlidir. Çünkü gözlem kapasitesi kendi çevresinin dışına taşamayacak kadar dar kafalı ve cahildir. Cahilliği içinde yaşama kabuğunu kırmaya da eğilimli değildir. Bu da olağan dışı tembelliğinden gelir. Hal böyleyken, buna uygun bir örnek verelim. Sıradan günlük yaşantınızı yaşarsınız. Her sabah işinize gider, akşama kadar çalışır ve akşam evinize dönersiniz. Arkadaşlarınız, eşiniz, çocuklarınız, akrabalarınız vardır. Birgün gelir emekli olursunuz. Yaşlanır ve sonunda ölürsünüz. 70 yıl bir ömür geçirmişsinizdir. Sizinle aynı doğum tarihine sahip biri ise, siz otuzlu yaşlarınızdayken bir kapsüle konmuş ve ışık hızında bir araştırma yolculuğuna gönderilmiştir. Siz 69 yaşındayken ise geri gelmiştir. Fakat onun görünüşü size göre halen otuzlu yaşlardadır. O kapsül içinde size sunulan her şey ona da sunulmuştur. Fakat aranızdaki fark su götürmez netliktedir. Siz bir yıl sonra öleceksiniz; o ise yine kapsüldeki yaşamına geri dönecek ve tahmin bile edemeyeceğiniz uzun bir yaşamı olacaktır. Bu karşılaşmanızda hayatın nasıl geçti sorusuna; daha dün yola çıktım ve birkaç saat sonra geri dönmemi söylediler diye yanıt verecektir. Siz ise 30 yaşında onu son görmenizden bu yana 39 yıl geçirmişsinizdir. Belki bu örnek pratik dediğiniz yaşamınıza dair düşünmenize yardımcı olur.. Çünkü bilimsel perspektifte gerçekliğin dışında olan ihmal edilir; hesaplama dışı bırakılır😊 yaşam, hayal edebildiğinizden çok daha karmaşık ve çok daha sonsuzdur. Bir çocuğun gözünden baktığınızda; ne olursanız olun, insan doktoru (tamircisi), hayvan doktoru (tamircisi), araba tamircisi, fırıncı, satıcı, inşaat işçisi, fabrika işçisi, öğrenci, öğretmen, insan-ticaret anlaşmazlıkları savunucusu (avukat), hakemi (hakim), bakkal amca, bebek bakıcısı, mühendis vs. Yaşamı daha derin ve doğru algılamanızı sağlayıp ufkunuzu genişletecek olan ise bilimdir..

Saturday, 9 January 2016

Global Dünya


Çin'de meydana gelen üretim daralmasının dünya borsalarını etkileyeceğini bilirsiniz. Avrupa'da meydana gelen ekonomik krizlerin ülkemizi etkileyeceğini ya da ABD'de oluşan ekonomik daralmanın etkilerinin ülkemizi ekonomik krize itebileceğini anlarsınız. Bölgesel savaşların ya da dünya savaşlarının nasıl ve neden çıktığını anlar; yorumlarsınız. Dünyada ve ülkemizde ne gibi ekonomik etkilerinin olacağını da bilirsiniz. İş, ülke politikasına gelince günah keçileri seçer ve vur yansın ederiz. Politik-siyasal süreçlerin dünyadan kopuk lokale indirgenmiş olduğunu sanırsınız. Güneydoğu bölgemizde yaşananlarının ülkenin hatalı siyaseti olduğunu rakı sofralarında memleketi kurtarırcasına savur; anlatırsınız. Hatta devrimden, sosyalizmden bahsedersiniz. Kimileri ise; sistemin ürettiği yeni zengin (varlıklı) kesimin işleri olduğunu ağzından salyalar saçarak; düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu savunarak anlatır. Ahlaki çöküşü, yine herşeyi soyutlayıp üç beş kurum ya da kişi üzerine oturturuz. Herhangi biri ya da birilerini savunduğum anlamı çıkartılmamalı aksine bunu böyle varsaymak kolaydır. Çünkü öyleyse; çözüm de kolaydır. Yeni bir parti gelir ve muhteşem siyaseti ile herşeyi düzeltir. Yazık.

Gözden kaçırdığınız şey, görmemeyi seçtiğiniz şey herşeyin global olarak yürüdüğüdür. İçerdeki az sayıdaki özel ve global yapının çokta umurunda olmayan konu dışında; olan biten ve yürüyen herşey bir bütünün parçalarıdır. Göremezsiniz çünkü ya başınızı deve kuşu gibi kuma gömmüşsünüzdür ya da bakacak yeri bilecek bilgiye sahip değilsinizdir. Sanırsınız ki sosyal platformlar ve medya üzerine uygulanan sansür (filtre) ve baskı yalnızca ülkemizde yapılmaktadır. Hayır. Demokrasinin beşiği görüp hayranlıkla öve öve anlattığınız İlgiltere başbakanı bir demecinde şöyle der : " Güvenlik gerekçesiyle denetleme dışı kalan sosyal medyanın (whatsapp,facebook,twitter vs.) daha iyi kontrol edilmesini ve gereğinde yasaklanıp kaldırılmasını sağlamak bizim görevimizdir" Almanya, İtalya, Fransa, ABD basını hiç duymadığınız baskılar altında kalmakta ve adını bile duymadığınız insanlar çeşitli kazalarda can vermektedir. Bizdeki apaçık örnekleri anımsarsınız; Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Hrant Dink.. Prenses Diana'nın bir araba kazasında ölmesini çoktan unutmuşsunuzdur. Sebeplerini ise hiç bilmemişsinizdir. Bir kraliyet-hükümet infazı olabileceği konusunda çıkan haberler aniden basından kaldırılmış ve bunun üzerine giden gazeteciler ortadan yok olmuşlardır. ABD'nin körfez savaşında ve ırak işgalinde iddia ettiği kimyasal-biyolojik silahların olmadığını savunup yazan amerikalı ve ingiliz gazeteciler neredeler? IŞID neden bir ingiliz gazeteciyi (John Cantlie) başını keserek öldürdü? Amerikalı gazeteci James Foley neden öldürüldü? Her ne hikmetse bu terör örgütü fransaya saldırdı! 2013 yılında Mali'de öldürülen iki fransız gazeteci konu olmamıştır. Claude Verlon ve Ghislane Dupont. Ama Charlie Hedbo dergisine yapılan saldırıyı anımsarsınız. Basın günlerce konuyu gündeme taşımıştır. Yalnızca Stephane Charbonnier olmamalı; hepsinin üzerinde titizlikle durulması gerekmez miydi! Hangi hayat diğerinden daha değerli ve önemlidir? Buna kim, nasıl karar verebilir? Hatta ne ilginçtir ki; terör örgütü tarihi eserleri tarip etmeye başladı. Bir kültürün tarihi eserlerini yok ederseniz; o kültürü de yok edersiniz. Tarihi yok edilen bir kültür hiç o topraklarda yaşamamış gibi yok olur ve akıllardan, tarihin sayfalarından silinip gider. Bu durumda islami bir terör örgütü nasrettin hoca fıkrası gibi kendi bindiği kültür dalını kesiyor olmaz mı! Böyle yüzlerce örnek mevcuttur ama detaylarına ulaşamayız. İpin ucu bir noktada birden yok olur ve herşey kararır. Karartılmıştır. Camilerde okuduğunuz dualar bile bize ait bir dilde değildir. Ezanlar da öyle. Ne okuduğunuzu ne dediğinizi bilmezsiniz. Doğru söyleyip söylemediğinizi de bilmezsiniz. Bu bize has bir durum da değildir. Arapça bilmeyen tüm müslüman ülkelerin ortak sorunudur. Pakistanda ya da Sudan, Nijerya'da arapça konuşulduğunu ben hiç duymadım. Aynı şekilde hristiyanlar için de geçerlidir. Fransızca konuşan biri latince okuduğu duayı anlamaz. Almanca konuşan biri rahibin latince duasını anlamakta zorluk çeker. Protestanlar böylece doğmuştur ama onlar bile aynı yolun yolcularıdır. Konu inanç ya da dindar olma meselesi değildir. Din yapısı ile kitleleri idare yönetimidir. Hristiyanlar Vatikan'a, müslüman ülkeler ise Mekke'ye bağlıdırlar. Merkez yönetim buralarıdır. Bunların hepsi global bir politikanın süreçleridir. 


Birinci ve ikinci dünya savaşlarının tüm dünyayı nasıl yakıp kavurduğunu; çıkış sebeplerini bilirsiniz. Ama size göre bunlar özel sebeplerdir. Global planın süreçleri değildir. Ayrıca ülkemiz siyaseti ile ne ilgisi olabilir diye sorarsınız. Seçimde biz gidip oy verdik. O partiyi biz seçtik dersiniz. Neyini seçtiniz diye soruyorum ? Neyi seçtiniz ? O partinin hangi politikaları yüreteceğini; global planın dışında kalıp hangi refleks ile ülkeyi yöneteceğini de biliyor muydunuz?
Ecevit harika adamdı. devletin tek kuruşunu kendisi için kullanmadı deriz. Peki hangi refleks ile kuzey kıbrısa girdik? Bu planın ardında neler olacağını biliyor muydunuz? Ecevit'in büyük bir ticari kuruluşun Demirel gibi yüksek bir üyesi olduğunu biliyor musunuz? Bir yanda bilginin izi sürülemezliği; öte yandan angotolojistlerin ortaya attığı alternatif teoriler ile karışan kafaların, önünde sonunda konuları lokale indirgeyip arşimet misali evraka diye rahatlamalarını gördükçe bir yanım kızgınlıkla dolarken; diğer yanım onlara-bize karşı acıma hissediyor. 


Aklınızı kullanmaktan vazgeçtiğiniz için; o organın varlığını unutmaya başladınız. Aklınız acısa da; tekrar kullanmaya çalışın. Okuyun. Dünyada olup bitenlerin ülkemiz ile ilişki ve ilgisini bir süre sonra göreceksiniz. Ve lütfen şövenist primitif bir eda ile bizim ülkemizi parçalamak, kaynaklarımıza sahip olmak istiyorlar diye çıkışlar yapmayın. Hele ki; biz yenilmez bir ırkız edasına hiç girişmeyin. Olan biteni bile göremiyorsanız; hayaletlerle mi savaşacaksınız? Mustafa Kemalden sonra zaten sahip olunanı sunan bir yapıyı bölmenin ya da zorla kaynaklarına ulaşmaya çalışmanın bir saçmalık olduğunu göremiyorsanız; geriye söylenecek birşey kalmıyor. Kendi kendinize sorun lütfen. Uçak yaptık.. neden kapattık? Araba yaptık.. neden devam etmedik? Sularımızı kim kontrol ediyor? Doğal kaynaklarımızın işletmesi kimlerin kontrolünde? Tarım üretiminde kota neden var? Neden dilediğimiz ürünü üretemiyoruz? Güneydoğudaki konu ne zaman ve nasıl başladı? Sebep neydi? Onlarca yıldır ne oluyor orada? Şimdi sebep nedir? Sovyetler birliği neden dağıldı? Yugoslavya neden dağıldı? Orta doğuda neler oluyor? Terör örgütleri neden var? ne yapıyorlar? Kimlerin işlerine yarıyor? Ülkemizdeki kanunları kim neden yazdı? Özel olarak madenler, yer altı ve yer üstü sularımız ile ilgili kanunlar ne anlatıyor? Okuyup anladıktan sonra da şu soruları sorun. Bütün bunlar neyin parçası?

Çin benzeri bir yaşam. Kapalı devre ve yalnızca çalışmanıza izin verilen bir hayat. Çin'de konuşmak sansürlü, basın sansürlü, internet sansürlü, müzik sansürlü, filmler sansürlü, sanat, açıklamalar, sohbetler, düşünceler. Çinliler kendilerine öğretilenin dışında bir bakış açısı bilmezler. Zamanla buna ihtiyaç ve niyetlerinin kalmadığına inanmaya başlamışlardır.

Soru sormaya başladığınızda; muhtemelen şöyle düşüneceksiniz. ben nerede kim için yaşıyorum? ne yapıyorum.. bu yaşamdaki görevim nedir? Bilgisizlik cehaleti, cehalet düşünemeyen insanları yaratır. Böyle bir toplum amaçsızlaşır, anlamsızlaşır ve ahlaken çöker. Çöküşünü hazırlar..

Geleceğe dair tek umut ve direnç bilgidir.


NOT:

Klasik mekaniğin felsefeye yorumlanmış yapısı ile analiz etmek istediğimizde herhangi birşeyin yerini ve momentumunu bildiğimizi varsayarız. Bu kolay bir hesaplamadır; çünkü ne olmuştur; kim yapmıştır; ya da nasıl oluyordur biliriz. Bu verilere sahip olduğumuz için sonuçlarını analiz etmek; sonuçları öngörmek mümkündür. Keşke yaşam bu kadar basit olsaydı. Oysa yaşam böyle değildir. Eğer bu verilere sahip olmamız sağlanmışsa; bilmeliyiz ki bu veriler bizi bir notaya yönlendirmek ve arka planda olanı karartmak için düzmece olarak sunulmuştur. 

Kuantum mekaniğin (dalga mekaniğinin) modern felsefeye yorumlanmış hali ile değerlendirmemiz gerekir. Bu durumda birşeyin yerini (konumu) bildiğimizde; enerjisini (momentumunu) bilmemiz mümkün değildir. (deterministik bir tavırla tanımlamamız saçmalık olacaktır.) Üstelik herhangi birşey ikircikli yapıda olabilir. Madde ya da dalga halinde davranabilir. Bunu yaşama uyarladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkar. Olan bir olayın; oluş şeklini izliyorsak; onu tetikleyen etkenleri bilmemizin bir yolu yoktur. Eğer sonuçlarını biliyorsak; oluş şeklini bilemeyiz. Üstelik tespit etmeye çalıştığımız olay; gerçek olabileceği gibi kurmaca (hayali ya da angotoloji ile yaratılmış) olabilir. Bu bakış açısından şu sonuca varabiliriz. Ne olduğunu biliyorsak; nasıl sonuçlar doğuracağını bilemeyiz. (ABD Irak'a girdi. Ne ABD ne de bir başkası olası sonuçları olasılıklar dışında kesinlikle öngöremez) Nasıl olduğunu izliyorsak; sonuçlanana dek nasıl sonuçlanacağını bilemeyeceğiz. (Suriyeli sığınmacıların avrupa ve ülkemize itildiğini izlememize rağmen bu göçlerin doğuracağı sonuçları ve oluş esnasındaki sonuçlarını, sonuçlanıncaya dek kesin olarak öngöremeyiz. Bu durumu planlayan ve neden olanlar dahil tek bilinebilecek olasılıklardır. Bu olasılık hesaplarına karşın beklenmeyen sonuçların ortaya çıkabileceğini bilmeliyiz. Verilen etki öngörülemeyen bir yere gidebilir; öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir..) bilmem anlatabildim mi :)