Kur'an-ı Kerim, yalnızca bir inanç manifestosu olmanın
ötesinde, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen bütüncül bir
rehberdir. Bu metin, ilahi kudret ve ahiret sorumluluğu gibi
temel teolojik kavramları, adalet, hakkaniyet, eşitlik ve
toplumsal arınma gibi somut hukuki ve sosyal ilkelerle bir
bütünlük içinde sunar. Bu analiz, Kur'an'ın adalet vizyonunun,
ilahi egemenlik ile toplumsal sözleşme arasında diyalektik bir
ilişki kurarak, hem uhrevi kurtuluşu hem de dünyevi refahı
hedefleyen entegre bir teo-politik sistem sunduğunu ortaya
koyacaktır. Kur'an, birçok ayetinde kendisini "apaçık anlatan bir kitap"
olarak tanımlamasına rağmen, mesajının derinliğini ve
evrenselliğini kavramak için tefsire ihtiyaç duyulmuştur. Hz.
Peygamber ve sahâbe nesli, Kur'an'ı kendi dillerinde ve ifade
üsluplarına uygun olarak anlamakta genellikle bir zorluk
yaşamamışlardır. Ancak zamanın ilerlemesi, sahâbe neslinin
tükenmesi ve farklı kültürlere mensup kavimlerin İslam'a
girmesiyle birlikte, dil ve üslup saflığı giderek kaybolmuştur.
Bu durum, sonraki nesillerin metni anlama ve yorumlama
sürecinde karşılaştığı zorlukları artırmış ve tefsir ilmini zorunlu
kılmıştır. Bu belgenin devamında, ilahi kudretin ve mutlak egemenliğin
Kur'an'daki tezahürlerinin, toplumsal adalet, eşitlik ve hukuki
düzen gibi temel ilkelerin meşruiyet zeminini nasıl oluşturduğu
Kur'an, Allah'ın mutlak kudretini ve evren üzerindeki
egemenliğini, yaratılışın her aşamasında, doğa olaylarının
işleyişinde ve insanlık tarihine yaptığı müdahalelerde açıkça
ortaya koyar. Bu teolojik zemin, Kur'an'ın sunduğu hukuki ve
ahlaki düzenin meşruiyet kaynağını oluşturur. İlahi kudret,
sadece bir inanç esası değil, aynı zamanda adaletin ve
toplumsal düzenin nihai garantörüdür. Bu bölümde, Allah'ın
mutlak gücünün kainatın düzeni ve insanlık tarihi üzerindeki
yansımaları incelenecektir.
2.1 Yaratılış ve Kâinatın Düzeni
Kur'an, Allah'ın yaratma eylemini, herhangi bir aracıya veya
çabaya ihtiyaç duymayan mutlak bir iradenin sonucu olarak
sunar. Bu kudretin en bariz tezahürü, Yâsîn Suresi'nde (36/82)
belirtildiği üzere, bir şeyin olmasını dilediğinde O'nun emrinin
sadece "Ol!" (kün) demekten ibaret olmasıdır. Bu ilke, Allah'ın
iradesinin mutlak ve sınırsız olduğunu gösterirken, Hz. İsa'nın
babasız yaratılışı (Âl-i İmrân 3/47) da bu kudretin somut bir
tecellisidir. İlahi âdet gereği diğer insanların oluşumunda
sebepler ve kanunlar devreye girerken, Hz. İsa'nın
yaratılışında bu vasıtalar olmaksızın sadece ilahi irade tecelli
etmiştir. Bu mutlak irade, Nûr Suresi'nde (24/43-45) izah
edildiği üzere, doğanın işleyişinde de delillerini sunar.
Bulutların yürütülmesi, birleştirilmesi ve üst üste yığılarak bir
bulut kümesi haline getirilmesi, gökten dolu yağdırılması, gece
ile gündüzün birbirini izlemesi ve hareket eden her canlının
sudan yaratılması gibi olgular, kâinattaki düzenin tesadüfi
olmadığını, her şeye kâdir bir yaratıcının kontrolünde olduğunu
vurgulayan birer ibret olarak zikredilir.
2.2 Tarihe ve İnsanlığa Müdahale
İlahi kudret, sadece yaratılış ve doğa olaylarıyla sınırlı kalmaz;
aynı zamanda insanlık tarihindeki kritik anlarda da tecelli eder.
Allah, inananlara yardım ederek ve zalimleri cezalandırarak
adaletin işleyişini doğrudan gösterir. Bedir (Enfâl 8/9) ve Huneyn (Tevbe 9/25-26) Savaşları, bu ilahi müdahalenin ençarpıcı örneklerindendir. Bedir'de sayıca az olan müminleremeleklerle yardım gönderilirken, Huneyn'de sayısal
çokluklarına güvenerek böbürlenen Müslümanlar, Allah'ın
indirdiği bir "güven duygusu" ve "görünmeyen askerler" ile
zafere ulaşmıştır. Benzer şekilde, Hz. Nuh ve ona inananların
tufandan kurtarılması (Şu'arâ 26/119) da ilahi rahmetin ve
yardımın bir göstergesidir. Buna mukabil, Firavun'un kibri ve
"göklere ulaşan bir kule" inşa ettirerek Hz. Musa'nın ilahını
göreceğini zannetmesi (Mü'min 40/36-37), ilahi kudret
karşısındaki acziyetin ve hüsranın bir sembolü olarak sunulur.
Karşıt bir örnek olarak ise, zindana atılarak zulme uğrayan Hz.
Yusuf'un, ilahi takdirle Mısır'da yetki sahibi kılınması (Yûsuf
12/56), ilahi adaletin nihayetinde tecelli edeceğini ve
mazlumların yükseltileceğini kanıtlar.
İlahi kudretin bu tezahürleri, sadece bir güç gösterisi değil,
aynı zamanda insanlar için bir imtihan ve adalet ölçütüdür. Bu
ilahi adalet anlayışının insan toplumuna nasıl aktarıldığının
merkezinde ise, vahyi taşıyan ve ilahi iradeyi hukuki ve ahlaki
ilkelere dönüştüren peygamberlik kurumu yer almaktadır.
3.0 Peygamberlik Kurumu ve Vahyin Rolü
Peygamberlik kurumu, ilahi irade ile insanlık arasındaki
iletişimin temelini oluşturur. Peygamberler, Allah'ın mesajını
toplumlara ulaştırmak, onları tevhide davet etmek ve adil bir
yaşam düzeni kurmaları için onlara rehberlik etmekle görevli
elçilerdir. Vahiy, bu sürecin merkezinde yer alır ve Kur'an'ın da
belirttiği gibi, önceki kutsal metinlerdeki (Tevrat ve İncil) temel
mesajı tasdik etme ve zamanla tahrif edilmiş unsurları
düzeltme işlevini üstlenir (Âl-i İmrân 3/3-4). Bu rol, vahyin hem
sürekliliğini hem de son ve en kâmil halkasını oluşturduğunu
gösterir.
3.1 Peygamberlerin Ortak Mesajı:
Tevhid Kur'an, Hz. İbrahim'den Hz. Muhammed'e kadar tüm
peygamberlerin aynı temel dini tebliğ ettiğini vurgular: Tevhid,
yani Allah'ın birliği inancı. Bu ortak din, farklı ayetlerde
"Hanîflik" veya "İslam" olarak ifade edilir. Âl-i İmrân Suresi'nin
84-85. ayetlerinde, tüm peygamberlere indirilenlere iman
etmenin gerekliliği belirtilir ve onlar arasında bir ayrım
yapılmadığı vurgulanır. Ayetler, "İslam'dan başka bir din
arama çabası içine giren" kişinin bu çabasının kabul
edilmeyeceğini açıkça ifade eder. Benzer şekilde Bakara
Suresi 135-141. ayetler, Yahudilik ve Hristiyanlığın sonraki
dönemlerde ortaya çıkan isimlendirmeler olduğunu, Hz.
İbrahim ve diğer peygamberlerin dininin ise Allah'a teslimiyet
esasına dayalı "Hanîflik" olduğunu belirtir.
Peygamberlerin tebliğ faaliyetlerindeki samimiyetlerinin en
önemli göstergelerinden biri, bu görevleri karşılığında
insanlardan herhangi bir maddi karşılık veya ücret
beklememeleridir. Hz. Nuh'un dilinden "Bunun için sizden bir
karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin
rabbine aittir" (Şu'arâ 26/109) ifadesi bu ilkeyi açıkça ortaya
koyar. Benzer şekilde, Hz. Yusuf kıssasının anlatıldığı surenin
sonunda Hz. Muhammed'e hitaben, tebliği karşılığında bir
ücret istemediği belirtilir (Yûsuf 12/104). Bu durum, onların
görevlerinin tamamen ilahi rızaya yönelik olduğunu ve mesajın
değerinin maddi ölçütlerle ölçülemeyeceğini gösterir.
3.2 Toplumsal Reddediliş ve Peygamberlerin Duruşu
Peygamberlerin tevhid ve adalet çağrısı, genellikle kurulu
düzenin ve yerleşik çıkarların temsilcileri tarafından
reddedilmiştir. Bu reddediş, çoğu zaman peygamberlere ve
onlara inananlara yönelik sosyal dışlama, iftira ve baskı
şeklinde tezahür etmiştir. Aşağıdaki tablo, bazı
peygamberlerin toplumlarından gördüğü tepkileri ve bu
tepkilerin arkasındaki gerekçeleri özetlemektedir:
Bu tepkilerin ardındaki motivasyonlar incelendiğinde,
peygamberlerin mesajlarının neden reddedildiğine dair derin
sosyolojik ve ekonomik gerekçeler ortaya çıkmaktadır. Hz.
Nuh'a karşı çıkanlar, "seni toplumun en aşağı kesimi izliyor"
diyerek sınıf temelli bir argüman kullanmış, mesajın mevcut
sosyal hiyerarşiye yönelik bir tehdit olduğunu ortaya
koymuşlardır. Hz. Hud'un muhatapları, "senin sözünle
tanrılarımızı bırakacak değiliz" diyerek atalarının geleneklerine
sığınmış, entelektüel ve ahlaki bir reforma karşı direnç
göstermişlerdir. Hz. Muhammed'in muhalifleri ise onu
sahtekârlıkla itham ederek, yerleşik dini ve siyasi otoriteye
doğrudan bir meydan okuma olarak gördükleri bu yeni mesaja
karşı çıkmışlardır.
Bu örnekler, peygamberlerin mesajlarının tam da mevcut
adaletsiz düzenleri, sosyal hiyerarşileri ve ekonomik sömürüyü
temelden dönüştürmeyi hedeflediği için reddedildiğini
göstermektedir. Peygamberlerin tebliğ ettiği ahlaki ve hukuki
ilkeler, özellikle toplumsal adalet ve hakkaniyet konuları,
Kur'an'ın ana odağını oluşturmaktadır.
4.0 Kur'an'da Hukuki Bakış Açısı ve Toplumsal
Adalet İlkeleri Kur'an, sadece bireyin ahlaki gelişimini hedefleyen bir metin
değil, aynı zamanda adil bir toplumun hukuki ve
sosyo-ekonomik temellerini atan kapsamlı bir rehberdir.
Ortaya koyduğu ilkeler, mülkiyetin korunması, servetin adil
dağılımı, ekonomik sömürünün önlenmesi, sosyal hakların
güvence altına alınması ve yolsuzlukla mücadele gibi temel
hedeflere odaklanır. Bu düzenlemeler, teolojik inançların
toplumsal hayata yansıması olarak görülür ve nihai amaç, hem
dünya düzenini sağlamak hem de ahiret kurtuluşuna zemin
hazırlamaktır. Kur'an'ın hukuki bakış açısı, adaleti toplumsal
arınmanın ve refahın vazgeçilmez bir koşulu olarak
konumlandırır.
4.1 Ekonomik Adalet ve Servetin Paylaşımı
Kur'an, ekonomik ilişkilerde adaleti tesis etmeyi ve servetin
belirli ellerde toplanmasını engellemeyi amaçlayan bir dizi
temel ilke ortaya koyar. Bu ilkeler, haksız kazancın her türünü
yasaklayarak kamu düzenini ve can güvenliğini korumayı
hedefler. Nisa Suresi'nin 29. ayeti, insanların mallarını
aralarında "bâtıl yollarla" yemelerini yasaklar. Tefsirlerde bu
ifade hırsızlık, gasp, rüşvet, faizcilik ve aldatma gibi tüm
haksız kazanç yöntemlerini kapsayacak şekilde
yorumlanmıştır. Kur'an, bu ekonomik adaletsizliği yalnızca bir
günah olarak değil, aynı zamanda toplumsal sözleşmeye
yönelik doğrudan bir tehdit olarak çerçeveler. Zira ayetin
devamındaki "Kendinizi öldürmeyin" uyarısı, mülkiyet hakkının
ihlalinin kaçınılmaz olarak can güvenliğini de ortadan kaldıran
bir anarşiye yol açacağını ima eder. Bu bağlamda, Mutaffifîn
Suresi'nde kınanan "ölçü ve tartıda hile" (83/1), Kur'an'ın
ekonomik adalet vizyonunun mikro düzeydeki tezahürüdür.
Tıpkı faizin (riba) makro düzeyde emeği ve sermayeyi
sömürmesi gibi, ölçüde hile de bireysel işlemlerdeki hak
ihlalidir. Dolayısıyla bu ilke, sadece ticari bir kural değil,
başkasının hakkına tecavüz eden her türlü haksız kazancın
yasaklanmasının temelini oluşturan evrensel bir adalet prensibidir.
Bakara Suresi'nin 275-276. ayetleri, faizi (riba) kesin bir dille
haram kılar ve onu toplumsal refahı "tüketen", sadakaları ise
"artıran" bir mekanizma olarak nitelendirir. Bu, faizin
sermayenin karşılıksız artışına ve emeğin sömürülmesine yol
açtığına, sadaka ve infakın ise serveti dolaşıma sokarak
toplumsal dayanışmayı güçlendirdiğine işaret eder. Zekât, bu
paylaşım ilkesinin kurumsal bir mekanizmasıdır. Tevbe
Suresi'nin 60. ayetinde belirtilen zekâtın harcama kalemleri
(yoksullar, düşkünler, borçlular vb.), gelir eşitsizliğini azaltma
hedefine doğrudan hizmet eder. Sevilen maldan "yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara" harcamada bulunmak
(Bakara 2/177) da toplumsal bir arınma ve denge unsuru
olarak vurgulanır. Son olarak, borç ilişkilerinde adaleti tesis
etmek amacıyla borcun yazılması ve şahit tutulması (Bakara
2/282), ödeme güçlüğü çeken borçluya mühlet tanınması
(Bakara 2/280) gibi ilkeler, ekonomik ilişkilerdeki hakkaniyeti
güvence altına alır.
4.2 Toplumsal ve Hukuki Haklar
Kur'an'ın adalet anlayışı, ekonomik alanla sınırlı kalmaz; sosyal
ve hukuki hakları da güvence altına alarak toplumun tüm
bireylerini korumayı hedefler. Bu anlayışın merkezinde zulüm
kavramının yasaklanması yer alır. Zulüm, "haddi aşmak ve
başkasının hakkını ihlâl etmek" olarak tanımlanır, ancak Kur'an
bu ilkeye dönüştürücü bir etik boyut kazandırır. Kişinin kime
karşı ne tür bir kötülük işlerse işlesin, bu eylemin aslında
öncelikle kendi nefsine karşı işlenmiş bir kötülük olduğunu
belirtir. Bu prensip, adaletsizliği iki taraf arasındaki sıfır
toplamlı bir işlemden çıkarıp, failin kendi ahlaki ve manevi
bütünlüğüne zarar veren, özünde kendini tahrip edici bir
eylem olarak yeniden çerçeveler. Bu adalet arayışı, aile
hukukunda da kendini gösterir. Kur'an, Cahiliye döneminin kadını değersizleştiren uygulamalarını ortadan kaldırarak bir "hukuk inkılabı" gerçekleştirmiştir. Nisa Suresi tefsirlerinde belirtildiği gibi, evliliğin
"sağlam bir sözleşme" olarak tanımlanması ve mehirin kadının hakkı
olarak güvence altına alınması, kadın hakları açısından
devrimci adımlardır. Savaş durumunda dahi hukuki ve ahlaki
sınırlar belirlenmiştir. Savaş izni, yalnızca zulme uğrayanlara
bir savunma hakkı olarak verilir (Hac 22/39) ve saldırganlık
kesin surette yasaklanır (Bakara 2/190). En temel ilke ise,
fitnenin (inanç üzerindeki baskı ve zulmün) adam öldürmekten
daha kötü olduğudur (Bakara 2/191), bu da savaşın meşruiyet
zeminini inanç özgürlüğü ve temel insan haklarının korunması
olarak tanımlar. Kur'an'ın ortaya koyduğu bu kapsamlı adalet ilkeleri,
dünya hayatını düzenlemenin yanı sıra, bireyi nihai hedefe, yani her
eylemin hesabının verileceği uhrevi yargı gününe hazırlamayı
amaçlar.
5.0 Yargı Günü, Hesap ve Ahlaki Sorumluluk
Kur'an'ın ahlaki ve hukuki düzeninin temel motivasyonunu,
dünya hayatının bir imtihan olduğu ve tüm eylemlerin nihai
olarak bir yargı gününde hesaba çekileceği inancı oluşturur.
Bu inanç, bireyin eylemlerine derin bir sorumluluk bilinci
yükler ve dünyevi adaletin eksik kaldığı noktada, ilahi adaletin
mutlak surette tecelli edeceği güvencesini verir. Hesap günü,
ahlaki seçimlerin nihai anlam kazandığı, iyiliklerin
ödüllendirildiği ve kötülüklerin karşılığını bulduğu bir adalet
anıdır.
5.1 Hesap Günü ve Adaletin Mutlak Tecellisi
Kur'an, ahiret gününü, dünyadaki tüm haksızlıkların son
bulacağı ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirileceği
"Büyük Gün" (Mutaffifîn 83/4-6) olarak tasvir eder. Bu günde,
hiç kimseye kıl payı kadar haksızlık edilmeyeceği ve herkese
kazandığının karşılığının eksiksiz olarak verileceği ilkesi, farklı
surelerde tekrar tekrar vurgulanır (Bakara 2/281, Âl-i İmrân
3/185). Cennet ve cehennem tasvirleri, dünya hayatında
yapılan ahlaki seçimlerin nihai sonuçları olarak sunulur.
Mü'min Suresi (40/40), adaletin tecellisindeki hassasiyeti şu
şekilde ortaya koyar: "Kim bir kötülük yapmışsa sadece o
kötülüğünün miktarınca ceza görecektir; kim de -erkek olsun
kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve âhirete yararlı iş
yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler, orada
kendilerine hesapsız nimetler verilecektir." Bu, ilahi cezanın
adil, mükafatın ise lütuf ve cömertlik esasına dayandığını
gösterir.
5.2 Dünya Hayatının Geçiciliği ve Ahlaki Sorumluluk
Kur'an, ahiret inancını pekiştirmek için dünya hayatının geçici
ve aldatıcı doğasına sıkça dikkat çeker. Dünya hayatı, "bir
sürelik yararlanmadan ibaret" (Mü'min 40/39) ve "aldatıcı
şeylerden" müteşekkil (Âl-i İmrân 3/185) olarak nitelendirilir.
Bu bakış açısı, dünyevi başarı ve zenginliklerin mutlak bir
değer taşımadığını, asıl kurtuluşun ahiret yurdunda olduğunu
hatırlatır ve inananları eylemlerini ebedi hayatı kazanma
hedefine odaklamaya yönlendirir. İnkar edenlerin ahiretteki
durumu ise, ahlaki sorumluluktan kaçmanın geri dönülemez
sonuçlarını gözler önüne seren bir ibret vesikasıdır. Şu'arâ
Suresi'nde (26/102) cehennem ehlinin, "Ah keşke bizim için bir
dönüş daha olsa da müminlerden olsak!" şeklindeki
pişmanlıkları, dünya hayatında verilen fırsatın bir daha geri
gelmeyeceğini ve yapılan seçimlerin sonuçlarının nihai
olduğunu vurgular.
Kur'an'ın ahlaki ve hukuki ilkeleri, nihayetinde insanın hem
dünyada hem de ahirette kurtuluşa ermesini hedeflemektedir.
6.0 Sonuç:
Adalete Dayalı Bir Toplum Vizyonu Bu analiz, Kur'an-ı Kerim'in ilahi
kudret, peygamberlik veahiret inancı gibi temel teolojik esaslar üzerine
inşa ettiği hukuki ve ahlaki sistemin, bütüncül bir toplumsal vizyon
sunduğunu ortaya koymaktadır. Bu vizyonun merkezinde,
adaletin tesisi yoluyla yolsuzluk, sömürü ve her türlü
haksızlığın ortadan kaldırılması ve böylece toplumsal bir
arınmanın gerçekleştirilmesi hedefi yer alır. Kur'an, sadece
bireysel kurtuluşu değil, aynı zamanda yeryüzünde
hakkaniyete dayalı, dengeli ve huzurlu bir düzenin kurulmasını
da amaçlar.
Bu belgede incelenen temel bulgular şu şekilde özetlenebilir:
• Ekonomik Adalet: Kur'an, faiz, rüşvet ve haksız kazancın
her türünü yasaklayarak; zekât ve infak gibi
mekanizmalarla servetin adil paylaşımını teşvik ederek
ekonomik sömürüyü ortadan kaldırmayı ve gelir eşitsizliğini
azaltmayı hedefler.
• Sosyal ve Hukuki Haklar: Kadın haklarını güvence altına
alan, borç ilişkilerinde adaleti sağlayan, savaş durumunda
dahi ahlaki sınırları koruyan ve zulmü (haksızlığı) en büyük
günahlardan sayan ilkelerle bireyin ve toplumun haklarını
korur.
• Ahlaki Sorumluluk: Dünya hayatının geçici bir imtihan
olduğu ve tüm eylemlerin mutlak adaletin tecelli edeceği
bir hesap gününde karşılığını bulacağı inancı, Kur'an'ın
sunduğu ahlaki ve hukuki düzenin temel motivasyonunu
oluşturur.
Nihayetinde Kur'an'ın mesajı, adaleti yalnızca bir hukuk
mekanizması olarak değil; ilahi rahmetin tecellisi, insan
onurunun korunması ve yaratılış gayesine uygun bir varoluşun
yeryüzündeki inşası olarak konumlandırır.
No comments:
Post a Comment